Ara

yokuş yol'a

güllere ve devlete inanmanın kanadığı yerden kültür ve edebiyat

altıncı kere yokuş yol’a

çıkmaya hazır olduğunda çıkan bir dergiyiz diyen yokuş yol’a, önceki sayıyla arayı çok fazla açmadan, altıncı kez, hazır.

kapağında thomas bernhard’ın ağzından “üzgünüz, nefesleri yetmedi diye büyüklüğe layık olmayan tüm zayıflar için!” dedikten hemen sonra ilk sayfasında, dünya sevgisini kalpten silmemizi salık veren bir abdulkadir-i geylani sohbeti ile başlıyor yokuş yola’nın yeni sayısı.

her sayısında birkaç dilden eser yayınlayan derginin altıncı sayısında da türkçe, kurmancî, ispanyolca ve farisi dillerinde eserler mevcut. federico garcía lorca’nın “nana del caballo” şiirinin kurmancî çevirisini irfan güler, fatimah baraghani’nin ( tahire qurratu’l-ayn ) rûberû şiirini ise erva nur türkçe olarak söylediler. thomas bernhard’ın otobiyografik beşlemesinin en önemli ayaklarından olan “kiler” kitabından bir bölümü ise cihan kaynar kurmancîye çevirdi.

şiirleriyle cihan ülsen, usame söylemez, mehmet efe, betül aydın, mazlum mengüç, can küçükoğlu, emrah akbudak, enes faruk nom, jose nihilo ve özge yıldırım bu sayıda yer alan şairler.

bu sayının öyküleri ise; türkan elçi, uğur nazlıcan, reha ruhavioğlu, hares yalçi, ve rabia boran tarafından kaleme alındı.

bilal medeni, dostoyevski’den susan sontag’a uzanan bir çapraz okuma ile bedenini insan ıssızlığının içine bir okyanus gemisi gibi süren adam diyerek thomas bernhard’ı anlattığı sıkı bir yazı kaleme aldı.

felsefi ve tasavvufi açıdan yeterli bir şekilde incelenmemiş olan ahmedî xanî’nin “mem û zîn”ini adnan fırat bayar, diyalektik yöntem bağlamında farklı bir okumaya tabi tuttuğu “mem û zîn’de diyalektik yöntem” yazısıyla dergide yerini aldı.

sonsuza kurulmuş gerçek saatin varlıktaki çarpıntısını iyi bilen ve hep arayış içerisinde olan dino buzzati’yi hatice nisan; imparatorluğa meydan okuyan devrimci şair ikbal ahmed’i ve onun yirmi birinci yüzyıla ağıdını ise abdullah çelik kaleme aldılar.

koçer avcı aklı merkeze alarak farklı okumalar yaptığı “akıl” denemesiyle, abdullah hani akdeniz’in balkonunda seyahati ile radio tarifa’yı ve müziğini, mehmet kurt “arabesk”i kendi hayatındaki izdüşümlerinden yola çıkarak anlattığı, mihemed ronahî ise kürd filozofu xellecê mensûr’u kaleme aldığı eserleriyle yokuş yol’a dergisinin altıncı sayısında yer aldılar.

yayın yönetmenliğini cihan ülsen’in üstlendiği yokuş yol’a dergisi’nin altıncı sayıdaki yayın kurulu şu isimlerden oluşuyor: bilal medeni, hares yalçi, yusuf ekinci.

Reklamlar

dört ayaklı minare’nin kırık ayağı – reha ruhavioğlu

‘diyarbakır etrafında tanklar var, tanklar var’

ordunun kenti henüz kuşatmadığı, tankların koşumlarının yağlandığı, perşembenin haberini verdiği cumalardan biri. ulu camii önünde tedirgin balıklar gibi biri demli biri açık üç kaçak çaydan sonra, öyle yerlerde yürüyenlerin bilebileceği bir titizlikle, aldığımızın son nefes ve attığımızın son adım olmaması için pür dikkat yürüyoruz. akreplerle tomaların gölgesinde, ayağından vurulmuş dört ayaklı minarenin az aşağısından, surp giragos kilisesi’nin köşesinden yoğurt pazarına çıkan yola dönüyor, rögar kapaklarıyla durduğu yerden emin olmayan taşlara basmamaya özen göstererek ve geçen gün çocukların basmasıyla patlayan ve üç çocuğu sakat bırakan ve içimize kara bir leke bırakan ve ah işte o yeri birbirimize göstererek ve on üç on beş yaşlarında çocukların elde tüfek nöbetleri arasından geçerek ‘kurtarılmış bölgelerinde’ halay çeken gençlerin ‘sen ya medyasın ya emnıyetsın’ bakışları arasından geçiyor, bir felaketten kıl payı kurtulmuş dışına karşın içinin temizliğine anlamlar yükleyerek kurşunlu camii’de ikindiyi kılıyor, paşa hamamının restorasyonuna devam ediliyor olmasına şaşırarak ama son nefesimiz şuramızda gibi, gibi değil şuramızda, geziyoruz.

ben ki yolun yarısına gelmeden bezmiş, yüzü mütemadiyen donuk biriyim; yaşamak telaşımın dışarıdan bu kadar net görüldüğüne şahit olmadım. diyarbekrin kokusunu bir daha alamayacakmışız duygusu yüzüme nasıl asıldıysa artık, mihmandarı olduğumuz arkadaşım kaç kere ‘isterseniz siz gelmeyin, ben yalnız da gezerim’ dedi. ‘yağlı ilmik boynumuza dolandı’ hissiyle dolandık durduk da hissettiğimizin bizim son nefesimiz olmadığını bilemedik, ah. gün akşama dönünce sur’dan kalan fotoğrafın altına şunu yazmışım: hendeklerin, barikatların, göğe yatay ve dikey çekilmiş brandaların, terkedilmiş evlerin, keleşli gençlerin, halayların, makul şüpheli bakışların, dört ayaklı minare yaralarının, akreplerle tomaların arasından geçtiğimizden kalan “yaşamak” ağrısı…

günden kalan gecede; son nefesi çekiyor olmakla onun son nefes olmadığını anlamanın sarkacında, ölmekle ölümden dönmek arasında, bir karabasan haliyle, bir cumartesi sabahı…


‘diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım’

‘ağzından zeytin dalı düşürülmüş bir halde’ dört ayaklı minarenin yaralı ayakları dibinde ben değilim uzanan. güzel atlara binip giden güzel insanlara yaraşır bir şekilde atını mahmuzlamış, ‘dört ayaklı minarenin tepesi’nden “hoşçakalın dostlar. iyilikle kalın” diye el sallayan, bu şehrin karakol ve zindanlarında ‘gençliği cayır cayır yanarken’ diyarbekri hep ‘bu yangın söner bir gün, ağlama’ diye teselli etmiş, yüreği annemin tülbendi kadar beyaz bir güvercin. ama ‘nerde olsa tanıyacağımız’ bir kurşun sesiyle vurulmuş bu enseden hepimizin kanı sızıyor, yüz yıldır yüz üstü…


‘arkadaşların yüzü ağır ağır solarken…’

orada, o kesme taşların üzerinde yüzükoyun, ben değilim uzanan ama ‘kör kuyularda merdivensiz’ kalası kara haberi alanlar o gün bir ‘hırçın depremle sarsılır’ gibi ‘diyarbakır yolunda toz olmuş dağılır’ buldu kendini. darmadağın olanların her birini rüzgar başka bir yerden sürükledi hastanenin soğuk morgu önüne. içindeki tespihin ipi kopmuş kimse kimsenin yüzüne bakamadı,  sesi soluğu solan herkes toprağın kanadığı, göz yaşlarına ayın vurduğu o akşama kırk ölümle vardı, ‘çiğdemler solar gibi’ kalakaldı gecenin karanlığında. gün, doğumundan utandı.
ağlama deriz ama ağlar diyarbekir, arkasından ağlanacak adamlara…


 ‘siz benim nasıl yandığımı nerden bileceksiniz’

sabahı edemeyen bir sonbahar sabahı, ‘bavooo!’ diye göğsümüze depremler salan nazenîn bir çığlıkla geldi, yanında o günden sonra ‘baba’ demeyen, babasının mezarına hiç gitmeyen bir kardeşin taştan suskunluğuyla. feryatla bu ketumluk bir elmanın iki yarısı gibi aynı gölgede nefes alıyorlar; boyun eğmeyen cesaretiyle tevazuu at başı giden bir yiğide yaraşır dirayetiyle ama sol yanında dünden beri giderek büyüyen, dünyadan büyük boşluğuyla meydana sığmayan, konuştuğunda sesi kalbin üzerinde gezinen cam kırıklarına eş bir annenin gölgesinde. devrilmiş bir fidan, kanayan bir halk, bir ölüm ırmağı gibi aktı toprağa bu gölgenin gölgesinde…

bir gün sonra panel kürsüsünün arkasında elinde notlarıyla çekilmiş fotoğrafını görünce, birazdan gelip oturacak da bize cesur ve mütevazı bir hak savunucusu nasıl olur gösterecek sandım, e’zemellahu ecrekum vaktine kadar onu orada hep öyle gördük. böyle görmeseydik, ah!

onu karşılayan faili meçhuller ordusuyla tanışıklığı yaşımdan büyüktür, ama ben geç buldum tez yitirdim ona yanarım…

sonbaharın o kara günü, kürdistan’ın kan davalarından aşina olunduğu üzere herhangi birini değil en kıymetlilerimizden birini düşürdü toprağa. mahkemelere hukuk öğreten zekası ve ilmiyle, karıncaları imrendiren çalışkanlığıyla, şiddetsizliğe olan tükenmez inancıyla, insan varsa imkan vardır’a yaslanan sivil toplumculuğuyla, hepimizin yüreğine fer olan cesaretiyle, kafa tutarken bile elden bırakmadığı nezaketiyle, her şeye geç kalmış aceleciliğiyle ve o kürdî asaletiyle en kıymetlimizi vurdu o lanetli tetik. öyle bir lanet ki, ‘dursun dediği çatışmayı şiddetlendirdi, ‘dinsin!’ dediği ateşi harlandırdı. o ölüm gününden bu yana aylar geçti ama o sokakları bir kere olsun gezemedik, taş üstünde taş kaldı mı bilmiyoruz. kim ne arıyorsa suriçi’nden dicle kenarına taşınan molozların içinde arıyor, öyle bir lanet…

bir köyün, bir aşiretin, bir şehrin en kıymetlilerinden biri hele de zamansız bir zamanda toprağa düşürülmüşse onun yası, ben ölmüşüm gibi üç gün sürmez. aylar geçse de yakınıyla uzağıyla insanlar ondan söz açıldığında yas günlerine geri döner. gözler yere bakar, başlar bulutlanır, bakışlar nemlenir. onun evine beş ay sonra girerken bir taziye evine giriyor hissimiz, bitmeyen bir yasla karşılanmamız, cümlelerin yarım kalıp düşerken birbirlerine tutunması, tutunamayıp ayaklarımızın dibinde dağılması hep bu yüzdendi, bu yüzden hep böyle olacak…

kıymetini takdir edememiş olsak da kıymetlimizdi tahir elçi. genç bir fakülte öğrencisiyken işkenceyle tanışmasıyla, çiçeği burnunda bir avukatken köyünün yakılarak boşaltılmasıyla kürdistan’ın makus talihiyle eş bir ömür sürmüş onu hep içimizin büyük derdi olan davalarda gördük. doksanların roboskî’si kuşkonar katliamı’nın mahkum edildiği karanlığın üzerine gidip ankara’nın dehliz bekçilerini gözüne fener tutulmuş tavşanlar gibi irkilten de oydu, bugün o dehlizlerde gezdirile gezdirile kuşkonar gibi kaybedilmek istenen roboskî’nin avukatı da. göz göre göre öldürülmüş çocukların peşinden de o koşturuyordu, sabaha karşı evinden beyaz torosla alınıp bir daha gelemeyen büyüklerin de… insanlarımızı geri getiremezdi belki ama onları köprü altlarında, asit kuyularında faili-i meşhur bir silsileyle aramızdan çekip alanları bir kuyumcu terazisi titizliğiyle çalışarak adaletin ve tarihin önünde mahkum etmeye azmetmişti, ediyordu da. tesadüfler cumhuriyeti’nde tesadüf olmaz, onun yüzüstü yere düşürülmesinden hemen sonra bu davaların da dağıldığını acıyla müşahede ettik, şaşırsa mıydık?


 ‘hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan, ortalık karardı’ 

tahir elçi’nin ismi kürdistan’ın haksız, zamansız ve zalimane toprağa düşürülmüş, aydınlığı çalkalayan bütün iyi adamları gibi kürdistan’ın iyi adamlarından olan hrant dink’in isminin de yanına yazılıdır. hem ikisinin güvercin tedirginliği hem de arkalarında bıraktıkları kuş hüznü onları en çok birbirlerinin yanına yakıştırmaktadır. birinin altı delik ayakkabısını; diğerinin tespihini, tarağını, düşerken kırılan kol saatini bırakması da bu kardeşliğin bir tecellisi olsa gerektir. eşlerini yitirdikleri günden bu yana onlardan yadigar birer hüzün elbisesinden başkasını giyemeyen iki kaderdaştan türkan elçi’nin agos’un penceresinde eşinin ağzından okuduğu gibi; ikisi de biraz daha kalıp cudi’de nar ağaçlarına savaşın sinmiş isini alıp temizledikçe hayatın gerçek kokusunu alacak, yaprağın damarlarında gülümseyen suretlerini göreceklerdi. nar yaprakları onlarla barışacak, gözyaşları durulacaktı. cizre’de, silopi’de, nusaybin’de, sur’da yürekleri hüzünle yüklü, ayakları çıplak çocuklar bir yataktan, bir yorgandan ibaret bir hayatı el arabalarıyla taşımayacaktı. uçurtmalar yapıp çocukların minicik avuçlarına tutuşturarak uçurtmalar yapacaklardı. yetimliğin, öksüzlüğün tadına bakmalarına mani olacaklardı. bundan ibaretti meramları… komadılar!


yüzüne şarkılar çarpar, yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın
sen artık, sen artık buralarda duramazsın.

çok sevilen biri ayrıldığında insan bir ikileme düşer. hatıraların ağırlığı altında ezildiği için o zamandan ve mekandan kaçmak ile o hatıraları diri tutmak için onlarla yaşamanın ağrısını sahiplenerek o zaman ve mekanda kalmak. ikisinin de gayet insanî olduğu bu tercihlerden zor olanı seçti türkan elçi. aldıkları her nefesin, dokundukları her duvarın, her eşyanın, yürüdükleri her adımın ne kadar zor olduğunu onun yüzüne her geçen gün biraz daha oturan ağırlıktan anlayabiliyorum.

bir tahir elçi yazısı nasıl başlar nasıl biter bilemedim. bir arkadaşımdan sevdiğini duyduğum şarkı türkan elçi’nin kalbin üzerinde bıçak gibi gezinen sesinden çınlıyor kulağımda…

lê lê rihê, rihê min î / tu şêrîka ‘emrê min î / tu şêrîka mala min î / rihê min
bi şev bi roj ez xew nakim / qêmiş nakim te şîyar kim / ji eyb û şerman ez deng nakim / rihê min
lê lê rihê, rihê min î / tu kevoka ser hêlîn î / kela germe vê havînê / rihê min

tahir abi! seni linç edenlerin hakkında açtığı o davaya cevaben ‘kimin kimi yargılayacağını ve aslında kimin mahkum olacağını hep birlikte göreceğiz’ demiştin, gördük. sen bazalt taşların üzerine yüzüstü düşürüldükten sonra hakkındaki dava düşmüş, ama adalet sana karşı aklanamadı, aklanamayacak…

bir keresinde nelson mandela’dan alıntıyla şunu demiştin: ölüm kaçınılmaz bir şeydir. eğer ülkenize ve halkınıza karşı görevinizi yerine getirmişseniz huzur içinde yatabilirsiniz.

sen huzur içinde yat, biz öldüğünle ölelim…

[yokuş yol’a dergisinin beşinci sayısında yayımlanmıştır.]

 

kent hakkı ve diyarbekir – mürsel ekici

insanın yaşadığı kente dair ne varsa heybesinde, onu taşır yüzünde. böylelikle yüzün her hali kimlik ve adrestir aynı zamanda. kent, mekanlar arasında kimliği en debdebeli olanıdır. kavgasıyla,  hüznüyle,  sözüyle,  şiddetiyle,  aşkıyla ve bilumum ruh haliyle debdebeli olan… malum, kimlik mefhumuna dair söylenen ilk söz gibi son söz de politiktir. zaten kimliğin taşıyıcısı olan insan da politik bir hakikatin tezahürü değil midir?

kentin sakinleri tarafından çizilen kentin sınırları, aynı zamanda ve idari söylemden bağımsız, kentin politik sınırlarıdır da. yine bu sınırlar, kentin karakteri ve künyesidir. ilgilenenler bilir, kimliği ile meşhut diyarbekir, son yılların en şedit kimlik odaklı saldırısı altında. saldırılar merkeze insandan ve insani olandan arî ne varsa onu, çevreye de insanı oturtmuş vaziyette. merkez ve çevre çelişkisi belki de ilk kez bu sığlıkta ve sığ olduğu kadar bu acımasızlıkta cereyan ediyor. kentle ilgililer kentten çevreye, çevredeki ilgisizler de merkeze zerk oluyor. “ne tür bir kent?” sorusu sorulmadan, kenti değiştirme hakkından kopuk ve soyut iddia ve talepler yığını ile kentin silüetine, ruhuna ve künyesine müdahale ediliyor. peki etrafında dönüp dolaşıp yaşanan ve izah edilemeyen kent nedir?

sosyal kontrol alanı ve kollektif olmanın doğasıdır kent. robert park kenti tanımlarken, “insanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı olduğu girişimdir. ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa, bundan böyle orada yaşamaya mahkum olduğu dünyadır da. böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak, insan kendini yeniden yapmıştır.” der. park’a göre yorumlamak gerekirse kent, sükûn edenin özgür bir biçimde ve kısıtlama getir(il)meksizin oluşturulan birlikte yaşam alanıdır. bu alan kimi zaman olağanüstü koşulları da beraberinde getirir ve bu koşullarda yaratılan kent, insanın kendisini yeniden ve kentin kimliğine uygun bir biçimde dizayn etmesidir. park’ın bu tekil değerlendirmesini david harvey, “kenti değiştirmek, kendimizi değiştirmektir.” cümlesi ile tekrar etmiştir. görüldüğü üzere kent ve kent hakkının bir “ortaklaşma” ön koşulu ile ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

kent kimliğinin ve kent hakkının yaratılmasının başat nedenleri de kentte söz ve yaşam hakkı olanların o kentin kaderini belirleme noktasında ortaklaşmasıdır. ancak diyarbekir’de olanlar, bu ortaklaşmanın dışında bir vakıa olarak karşımızda duruyor. kentin ruhunun çok ötesinde duruyor olup bitenler, ölüm ve kalımlar.

evet, diyarbekir’in veya sur’un son altı ay içerisinde gelişen olaylara bağlı olarak banliyöleşmesi, yalnızca yeni imar veya otorite arayışı sorunu değildir. kentin boşaltılması, yeni bir refah arayışı değildir. göç veya çatışmayı bastırmak ise toplumsal huzur, istikrar veya kamu otoritesinin pekiştirilmesi hiç değildir. tüm bu olanlar, kentin ve kentlinin iradesi hilafında cereyan eden tipik bir iradedışı işgal -foreign occupation- hareketidir. salt propagandaya dayalı bu işgal hareketinde kentlinin katılımı problemi olduğu kadar, kentliye rağmen işgali derinleştiren kamu otoritesinin de rızaya dayanmayan uygulamaları sorunu, saldırıyı ve çatışmayı derinleştiriyor. hemen belirtelim, burada bahsi geçen işgal kavramı, kente dair söz hakkına sahip olanların ortaklaştığı işgal -occupy- kavramı değil, politik, uluslararası hukuk ve genel kamu hukuku ilkelerine göre işgal kavramıdır. mülksüzleşen, sokak ortasında vurulan, cesetlerinin pornografik yöntemlerle teşhiri sağlanan, yaş, cinsiyet ve meslek farkı gözetmeksizin hedef haline getirilenler, bu saldırıyı kendilerine reva görenlerden sayısal olarak çok daha fazla bir nüfusa tekabül ediyor. buna rağmen şiddet ve karşı şiddet sadece “yitirme halinin devamını” sağlıyor. kamu hukukçularının sıkça başvurduğu “devamlılık” niteliği, devletin ve devlet iddiası taşıyan otoritenin şiddetinin devamlılığında kendini somutlaştırıyor. şiddetin (devlet) ve karşı şiddetin (örgüt) söze dair hiçbir açık kapı bırakmaksızın sürüyor olması, hem rıza hem de meşruiyet tartışmasının da başlangıcı oluyor. diyarbekir’de ve diğer ilçelerde yaşananlar, meşruiyet tartışmasını, meşruiyet tartışması da temsiliyet tartışmasını beraberinde gündeme getiriyor. tesadüfen veya taammüden ölen herhangi biri olmazsak, belki meşruiyet ve temsiliyet sorununa dair başka bir sayıda konuyu beraber tartışabiliriz…

şiddetin ve karşı şiddetin kontrolsüz ve salt propaganda saikiyle gündelik yaşama sirayet ettiği diyarbekir ve benzer olayların yaşandığı diğer ilçelerde hasıl olan bir hakikat var ki, o da iliklerimize kadar bu hakikati yaşıyor oluşumuzdur. kimlik ve kent ile bağ kurarken de ifade ettiğimiz üzere, yaşadığımız kentin gerilimi ve yıkım, ölüm ve kalım ve de bilumum “savaş hali” bizzat yüzümüzden akıyor.

hannah arendt, “20. yüzyılın devrimler ve savaşlar yüzyılı” olduğunu vurgularken, “devrim ve savaşın ortak böleninin şiddet” olduğuna işaret etmişti. hakikati politik alanın dışına itmekte gayet başarılı bir yöntem olan şiddet, daima karşımıza hakikate mugayir olanı sunuyor. “söz” yok olduğunda bir ifade biçimi olan devinimsel varoluş arayışı veya şiddet, hakikati tam alnından vurmanın en kolay yolu. evet, devrimler veya devrim dışı/karşıtı hareketler ve savaş uygulayıcıları için kentlinin (sivilin) kentte yaşama, var olma ve devam etme hakkı çok da önemli bir durum teşkil etmeyebilir. ancak kentliye rağmen kente müdahale edenlerin akıbeti açısından kentlinin ruhu ve tavrı bu noktada önem taşımıştır ve taşımaktadır. bu yüzden şiddetin ve karşı şiddetin odaklarına hatırlatmakta sakınca görmediğimiz esas hakikat, “devrimin bir olup veya bir araya gelip yıkmak değil, birlikte kurmak” olduğudur…

[yokuş yol’a dergisinin beşinci sayısında yayımlanmıştır.]

uzaklık fragmanları – ekmel noksan

bir olguyu veya bir kişiyi, olgunun dışında, kişinin uzağında kalınca daha iyi anlayabiliyor ve yaşayabiliyormuş insan. “içinde” veya “yanında” olmak ile tahdit etmek arasında zorunlu bir ilişki var çünkü. bir şeyin “içinde”, bir kişinin “yanında” olmak tahayyülü, ufku kısırlaştıran, fakirleştiren bir etkiye sahip. böyle olduğunda her şey “yanında” ve “içinde” kadar.

bir olgunun “dışında”, bir kişinin “uzağında” olmak ise yukarıdaki durumun tam tersine bir vaziyet arz eder. sınırlar kalkar, tahdit aşılır, tahayyül kanatlanır, ufuk sonsuzlaşır… çünkü ilk durumda zihin varolanla iktifa eder, ona takılır, müteal bir tavır takınamaz. zira her şey belirlenmiş, çerçevesi çizilmiş durumdadır. gerçek hapishanesidir bu. ama ikinci durumda muhayyile gerçeğin boyunduruğundan kurtulmuştur. burada her şey yeniden yaratılır. olgu değişmiş, “biri” bambaşka bir veçheye bürünmüştür.

burada bir tercih kendini dayatır gizliden gizliye… sınıra ve gerçeğe mi talip olmalı insan, yoksa sınırsızlık ve muhayyileye mi tercih etmeli…? bu soruya şıklar dahilinde verilecek her cevap kolaycı ve yanlıştır. asloalan bu iki seçenekten birini tercih etmek değildir. aksine ikisini de olumsuzlamak gerekir. cevap, bir olgunun “içinde”, bir kişinin “yanında” iken aynı zamanda o olgunun “dışında”, o kişinin “uzağında” durabilmektir. bir yanda sınır ile mukayyet iken diğer yandan sınırsızlığın, bir yandan “gerçek” hapishanesinde iken diğer yandan “muhayyilenin” kanatlarıyla dolaşmaktır…  bunun olabilmesi de o “bir kişinin” bize, bizim de o “bir kişiye” sınır içinde sınırsızlığı, gerçek ile kuşatılmışlık içinde muhayyilenin özgürlüğünü yaşatabilmesi ile mümkündür.

muhayyileyi kanatlandıran bir gerçek, sınırsızlığı düşündürten bir sınırlılık ile gerçek ve sınırlı olanı müteal olana dönüştüren bir muhayyile… bu mutlak hem/hem de, ve/veya durumudur…

ve asıl trajik olan tam da öyle bir olguyu ve öyle bir kişiyi kaybetmiş olmaktır… sonsuz acı…

1-uzaklığın “benden” farklı bir durumda olduğunu düşünmek her şeyin suçluluğa bürünmesini sağlar… ancak aynı olma durumu her şeye sinen suçluluk duygusunu bitirebilir. farklılık duygusu suç ile aynılık duygusu masumiyet ile dönüşüklüdür…

2-aynılık durumu mekansal bir ortaklık şartına bağlı, bilmeye endeksli değildir. bu daha çok bilmeden tanımaya dayalı sezgisel, tinsel bir haldir. sezgisel, tinsel bir özdeşlik durumu yoksa aynılık söz konusu değildir…

3- aynı olmak-bir aynanın eş zamanlı bakanı-görüneni olmak mutlak gerekliliktir… aksi yok hükmündedir.

4- uzaktakine dair ancak karamsar şeyler düşünebiliriz. uzakta kalan hep hüzünlüdür, dertlidir. onu asla mutlu düşünemeyiz. mutlu olduğunu kabul ettiğimiz an o uzaktaki olmaktan çıkıp sıradan bir başkası olmuştur. zira uzakta kalan düşüncesi kederle imlenmiştir/lehimlenmiştir…

5- “ben”, bir yerlerde “benden” dolayı yaşanılanlardan farklı bir gerçeklik içinde yaşıyorsam bu gerçeğimin sahteliğidir. yapamadığı bir şeyi yapabiliyor olmam suçtur.

6- herkeste, her şeyde müşahede edilen değildir uzaklık… onun kendine özgülüğü asıldır. o hiç kimsede, hiçbir şeydedir. o sadece kendisi ve kendindedir…

7- gerçek ve imaj… aynı kumaşın uzak uçları… “gerçek olan” bir noktadan sonra imaj ile iç içe geçmeye başlar. en sonda gerçek aradan çıkar geriye ve hep sadece imaj kalır. çünkü gerçek, “yeterli olan” şey değildir insan için. buna karşın imaj “yeterli olanı” sunma vaadidir. dolayısıyla imaja değil gerçek olana sarılmak, onunla yetinmektir adanmak. ama gerçek olana adanmak, imaja kayıtsız kalmak, insanın oluşuna aykırı bir şeydir. ve bu insanın dayanabileceği en büyük paradokslardan biridir. belki de tam izah edilemeyen tutarlılıktır…

8- uzak düşmede yapılacak tek bir şey vardır: kendini uzağın hakikatine göre inşa etmek, yani “olmak”… ancak, “olan” uzaklığın “olmasını” isteyebilir. bu sadakattir…

9- zamanla ve mekanla mukayyet olmadan uzaklığı yaşayabilmek… bu mutlak gerçekliktir…

10- soyut somuttan daha somuttur…

11- uzaklık, ortaya çıkarandır, gösterendir, keşfettirendir. en çok da perdelenmiş, bilincin en derinine gizlenmiş karanlığın farkına vardırır…

12- uzaklık hatırlatıcıdır… bir defa dahi sürçmüşse insan uzaklık onu, içinin tüm ufuklarında görünen tunçtan bir heykele dönüştürür.

13- uzaklığa duyulan arzu -saf ise- geçmişte yaşanmış, tercih edilmiş, sonrasında vicdanın ve kalbin ücra yerlerine fırlatılmış sürçmeleri devasa utançlara evirir. çünkü saf olan arzu tam karşıtı olan şeyle, sürçmeyle birbirlerini iterler… saf arzunun şiddeti arttıkça sürçmenin süreği olan utanç da artar. dolayısıyla insan saf arzusunu harlarken aynı zamanda utancını da büyütür. bu anlamıyla utanç sevgi ve arzunun yetiştirmesidir… sonuç olarak, kendi hakikatinin uzağına düşmemiş her insan için utanç arzuya galebe çalar. zira insanın kendisine dair duyduğu utanç, uzaklığa duyduğu arzudan daha güçlüdür…

14- uzaklığın varlığı ama daha çok yokluğu mutlak bir sorgulamanın rahmidir… uzaklık yokluğa karıştı mı varoluşun bütün levmeleri yüzünü insana döner.

15- uzaklığın duyumsadığı his ile uzaklığa duyulan his sürekli hareket ve başkalaşım içindedir, statik değildir, aynı durumda kalmaz. azalır, artar veya başka bir şeye nefrete, acımaya, öfkeye, suçlamaya vb dönüşür. uzaklığı duyumsayan her kişinin en temel kaygısı mevcut olumlu kanaat ve hislerin zamanın ilerlemesi ile tahriş edici duygulara süblimine olmasıdır.

16- uzaklık ile uzaklığı algılayan arasındaki duygulanım birbirine endeksli değildir. birinin olumlaması diğerinin olumlamasını koşullamadığı gibi, birinin olumsuzlaması da diğerinin olumsuzlamasını koşullamaz. böyle olması ortada bir karşılıklı çıkar ilişkisi olduğu anlamına gelir. zira en temelde duygulanım, nesnesinden bağımsız bir biçimde öznede ortaya çıkan ve sürdürülen bir şeydir. öznenin olumlaması-olumsuzlaması asıl olandır. nesneye göre tavır almak müteal bir tavır değil ancak faydacı bir yaklaşımdır.

17- neden “trilyonlarca” kişiden biri değil de sadece biri bir başkasını dönüştürebilmekte, onda bambaşka şeyleri oluşa çıkarmaktadır? çünkü mesele hiçbir zaman sadece öznenin kendisi ile sınırlı değildir. öznenin yöneldiği nesne ile bir senkron olmalıdır. özne ile nesne arasında bir ahenk yanı sıra tını, dalga ortaklığı vardır. bu ahenk ve ortaklık sevginin salt narsistik bir şey olmadığının da kanıtıdır. yoksa durum “insanın kendi sevgisinin bir başkasına çarpıp geri dönüşündeki büyüleyicilik ve kendisinden çıktığının farkına varamaması” narsistliğinden çok daha öte bir vaziyettedir.

18- uzaklık ve uzaklığı algılayan arasındaki ilişki, salt özü, insanın en derinindeki o en yalın hali ortaya çıkarmaya matuftur. ilişkinin her boyutu tarafları katman katman soyar. ta ki en dipte olan şey kalana dek… tanıma ve tanıdıkça hayret ve hayranlığın artmasıdır bu ilişkideki amaç. bu ilişki olumlu bir seyir izlerse zırhlar tamamen çıkarılır, düğümler bir bir çözülür ta ki en gerideki çıplak gerçek, hakikat kalana dek. bu noktaya varanlar sükunet bulurlar, tanırlar, yabancılık sona erer. acı ve ızdırab, bu aşamaları geçemeyenlere, hala o en dipte olan yalın gerçekliğe ulaşamayanlara, karşılıklı olarak zırhlarını muhafaza edenlere arız olmuş bir çıkmazdır. dolayısıyla en dipteki hakikate varamama hep diğerine karşı yabancılıktır. kısaca, çözüldükçe sükunete, örtülü kaldıkça acı ve ızdıraba sebebiyet verir uzaklık ve uzaklığı algılayan arasındaki ilişki.

19- uzaklık ile uzaklığı algılayan arasındaki ilişki kendileri ile sınırlı bir olgu değildir, aksine hayatın, eşyanın, soyut ve somut diye nitelendirilebilecek her şeyin içine sızar ve sirayet eder. zaman ne kadar ileri sararsa sarsın karşılaşılan her hangi bir uyaran, taraflarda kalan izdüşümlerden biriyle örtüştüğünde o bastırılan, unutulan(!), duygusal açıdan dönüştürülen nesne geri döner. varolan hayat eşya ve varlığa alternatif ikinci bir renkle çoğalıp tarafları yutar. uzaklık da uzaklığı algılayan da bu meyanda birbirlerinde ebedidirler, içkindirler. mesele bu ebediliğin zaman içinde gizlenmesi ile ortaya çıkması meselesidir. bir yerlerde hep birileri bekleyecek, uyandırılmaya hazır duracak… dolayısıyla ilişkide sadece “şimdide” bir yokluktan, unutuştan bahsedilebilir, bütün zamana yayılmış mutlak bir tasfiye asla söz konusu değildir.

20- uzaklık ile uzaklığı algılayan arasındaki ilişki bir yanıyla yeni bir yaşamı öğrenme, öğretme ilişkisidir. bu öğrenme biçimi bilinen hiçbir öğrenme tekniği ile benzer değildir. öğrenen biri veya her ikisi iken aslında öğreten yoktur ortada. öğrenenin bir muhayyile ile muhatap olduğu bir süreç olup, diğerine dair oluşturduğu muhayyilenin tekrar kendisine dönüp yeni bir değerler dünyası inşa etmesidir. dolayısıyla öğrenen birisi iken ortada ne uzaklık ne uzaklığı algılayan şeklinde bir öğreten yoktur. dölleyeni olmayan yeni bir yaşam doğmuştur. çünkü uzaklık ile uzaklığı algılayan arasındaki ilişki bir metafizik oluşturur, farklı bir boyuta kapı aralar… hayatın bozulan efsunu orada tekrar hüküm sürmeye başlar. orda her şey gibi öğrenme-öğretme de farklı kanunlara tabi olurlar… fiziğin, iletişimin bilinen tüm prensipleri orada farklılaşır. uzaklık ile uzaklığı algılayan arasındaki ilişki saf ise insani olmayan, müteal bir el sürekli biçimde onları dönüştürür. bu nokta insani olan ile aşkın olanın kesiştikleri ilk noktadır. artık bulunulan yer öte orda olanlar ötelidir…

[yokuş yol’a dergisinin beşinci sayısında yayımlanmıştır.]

destpêka dîroka hunerê – eduardo galeano

ez bi nicole û adoum re şîvê dixwim. nicole behsa peykersazekî biqabiliyet û navdar dike ku hev nas dikin. peykersaz di kargeheke gir û fireh de ku zarok li dora wî kom dibin, dixebite. hemû zarokên taxê hevalên peykersaz bûne.

rojekê ji bo ku li qadeke bajêr deynin, şaredarî jê dixwaze ku peykerê hespekê çêke. qamyon kevirekî granît yê qerase tîne û datîne kargeha wî. peykersaz derdikeve ser nêrdewanekê û bi mûc û çakûçê xwe dest bi xeritandina kevir dike. zarokan jî kar û xebata wî temaşe kirine.

roj ji rojan çûne û zarok ji bo betlaneyê ber bi çiya û behran ve belav bûne. piştî zarok vegeriyane peykersazê ku karê xwe qedandiye, peykerê hespê nîşanî wan daye. zarokekî bi çavên matmayî jê pirsiye: “ê erê, lê te çawa dizanibû ku di hundirê vî kevirî de hesp heye?”

wergêr: ruhavî.

[di hejmara pêncemîn a kovara yokuş yol’a de hatiye weşandin]

şeva mirbaxiyan – gabriel garcia marquez

(çîroka ku marquez dibêje ez wê bi pirtuka xwe ya navdar “tenêtiya sedsalî” nadim)

dema kû yekî dinê pereyên hûr avêt wurlitzerê û plaka ku hemû şev klaman digot ji nû ve şixuland, em her sê li dor maseyê rûniştîbûn. beyî ku em li serê bifikirin hemû tişt qewimîn. hemû tişt beyî ku em bizanibin bê ka em li kuderê ne, beyî ku em bihizirin berê me bi kuderê ve ye, qewimîn. destê yek ji hevalên me ji ser barê ve şemitî, tevî îskana di destê xwe de li erdê ket (me destê wî nedît, bi tenê deng hate me) û bi ser her dû destên xwe ve li erdê dirêj bû. dû re em her sê di nav siyan de li dû şopa xwe ketin û me xwe li wê derê, di nav girêkên sî pêçîkên xwe yên ku li ser dezgehê bûn, dîtin. yek ji me wiha got:

“hadê em herin.”

bi vê gotinê re, her wekî ku ti tiştek nebûbe, em rabûn ser xwe. me hêj ji kelê û matmayînê re wext nedîtibû.

dema ku em ji qorîdorê derbas bûn, klamekî ku ji cihekî nediyar dihat li guhê me ket. bêhna jinên xemgîn ên ku li derekî rûniştî û li bendê bûn hat pozê me. em wisa hizirîn ku qorîdora li pêş me dê neqede lê me bi awayekî xwe gihand derî. beriya ku em derên derve bêhna tirş a jinika li devê derî riya me birî. me di ber xwe de wiha got:

“em diçin.”

jinik bêdeng ma. kursiya li binê wê xişînî kir, rabû ser piyan. bi dûrketina wê re dengê piyên wê yên ku li ser parkeyê dimeşiyan jî dûr ketin. derî jî xişînî kir û li dû me vebû.

em li pişt xwe fetilîn. li wê derê giraniya şevê xwe dida der û me dît ku dengek wiha got:

“xwe bidin alî, divê ku evê destê xwe ji derî derbas bikim.”

me xwe da paş, heman deng dîsa qîriya:

“hûn hêjî li devê derî ne!”

me li çar aliyê xwe nihêrt, ew deng dîsa olan dida. me wiha got:

“em nikarin xwe ji vê derê bidin alî. heke em xwe bidin alî dê mirbaxî çavên me derxin.”

me dît ku gelek derî vebûn. yek ji me destê ên dinê berda û di nava siya şevê de, bi xirecireke mezin ber  bi pêş ve çû. di nav tariyê de li me bang kir:

“xwuyaye ku em nêz bûne. niha bêhna sindoqên ku li ser hev rêz bûne tên pozê min.”

dema ku wî carekî dinê bi destê me girt, me pişta xwe da derî û ev car ji aliyê dinê de di ber me re derbas bû.

“belî darbest be!” got yek ji me.

ewê ku bi lezekî çûbû aliyê dinê û bi kelecaneke mezin vegeriya ba me wiha got:

“ez pê êmîn im ku ev sindoq in. di zarokatiya xwe de, demên ku min xwe li cihên girtî diveşart, ez fêr bûbûm ku çewa bêhnên cilên veşartî ji hev biqetînim.”

bi vê gotinê re em ber bi wêderê ve meşiyan. cihê ku me piyê xwe diavêtê nerm û paqij bû. yek ji me destê xwe pêş ve dirêj kir. em wisa hizirîn ku destê me bi bedenekî zindî bû. me nema dîwarê aliyê dinê hest dikir. me got:

“ev jinike ke!.”

evê dinê, ê ku behsa sindoqan kiribû, got:

“ez bawerim ew radizê.”

ew bedenê binê destê me xwe livitand, hilperîn hatinê û dûr bû. her wekî ku neçûbe cihekî dûr, lê bi temamî wenda bû be. dîsa jî em qederekî dinê bê deng û bê tevger man. me dîsa dengek bihîst:

“kî ye li wê derê?”

me bê tevger û liv bersiva wî da:

“em in.”

xişînî ji livînan hatin, wekî ku yekî di nav tariyê de li şimika xwe digeriya. me wisa xeyal kir ku yek li ser livînan rûniştî bû û bi çavên xilmaş li me temaşe dikir.

ji me pirs kir:

“çi karê we heye li vê derê?”

“em jî nizanin, mirbaxiyan çavên me derxistin.”

got ku haya wê ji hemû tiştan heye. rojnameyan behsa sê mêrên ku li hewşeka ku pênç, şeş mirbaxî lê bûn bîrayê vexwaribûn, kiribûn. a rastî heft heb mirbaxî bûn. yek ji wan mêran teqlîdê mirbaxiyan kiribû û wek wan lîlandibû.

heman dengî got:

“tiştê xerîb ew bû ku ew mêrik bi qasî saetekî teqlîdê berdewam kiriye. ew gav çûkan xwe avêtine ser maseyê û êrîşê wan kirine”.

jinikê got ku di rojnameyan de wisa hatiye nivîsandin lê belê tu kes ji wan bawer nekiriye. me jî wisa got:

“divê mirov wan mirbaxîyan dîtibin beriya ku herin wê derê.”

bersivê da:

“ew çûk çû ne. roja hanê bi dehan mirov berê xwe dane ewê hewşê, lê belê jinikê mirbaxiyan biriye dereke dinê.”

dema ku me berê xwe zivirand, deng ji wî alî hate birînê. em hêj li ber diwar sekinandî bûn. ku me berê xwe biziviranda, emê leqayî diwar bihatana. li der dora me her wext dîwarek hebû. yek ji me dîsa destê me berda. dîsa zemîna erdê bêhn dikir û li şopekî digeriya. got:

“ez êdî nizanim bê ka sindoq li kîjan texmê ne. bawerim ku em li ser riya şaş in.”

me ji wisa got:

“werê vê derê. yekî li nêzî me heye.”

em pê dihesiyan ku ber bi me ve tê. em pê hisiyan ku rabû ser piyan. bêhn vedana wî dîsa li rûyê me da.

me ji wî re got:

“destê xwe dirêj bike. li wê derê yekî ku me nas dike heye.”

herhal destê xwe dirêj kiribû û ber bi cihê ku me nîşanê wî da bû ve hatibû. qasekî dî hate ba me û got:

“ez bawerim ku zaroke ke.”

me wî bersivand:

“ka jê bipirse bê me nas dike an na.”

jê pirs kir. me bihîst ku zarok bi dengekî aram wiha got:

“belê ez we dinasim. hûn ew sê kes in ku mirbaxiyan çavên wan derxistibûn.”

me dît ku dengê mezine kî hat. ev deng dengê jinikekê bû û her wekî ku ji pişt deriyekî dihat. wisa got:

“tu dîsa di ber xwe de mijul dibî.”

zarok bi dengekî bê xem bersiv da:

“na. ew her sê mêrikên ku mirbaxiyan çavên wan derxistibûn dîsa hatine vê derê, ez bi wan re mijul dibim.”

dengê deriyekî hat û dengê zilam hinek dinê jî ji nêz ve hat:

“wan bibe mala wan”

kurikê got:

“ez nizanim li kuderê dijîn.”

“şeytaniyan neke! ji wê roja ku çavên wan ji aliyê mirbaxiyan hatiye derxistin, hemû kes zanin ew li kuderê dijîn,” got e jinikê.

dû re deng bi toneke cihê berê xwe da me:

“tu kes nexwest baweriya xwe bi tiştên ku qewimîn bî ne û hemû kes wisa bawer bûn ku ev dereweka rojnameyan bû ku dixwestin bi vê yekê tîrajên xwe zêde bikin. tu kesî mirbaxiyan nedît.”

me jî wisa got:

“lê em li pêş çavên we ne, hûn me dibînin.”

jinikê bersiv da:

“lê ku li kuçan ku we bi min re bibînin dê kes ji min bawer neke.”

em qet ne liviyan. pişta me li dîwar, me guhên xwe mûç kiribûn. berdewam kir:

“lê heke hun destur bidin zarok ku bi we re bê, dê rewş biguhere. ji xwe tu kes ji zarokan bawer nake.”

zarok ji wê derê bersiv da:

“heke ez bi wan re derêm derve û ji xelqê re bêjim ku ev ew kesin ku mirbaxiyan çavên wan derxisti ne, dê zarokên mehellê bi daran pey min bikevin. hemû kesên mehellê wisa bawerin ku tiştek wisa ne minkûn e.”

bi vê gotinê re hemû kes bêdeng man. dengê girtina derî hate guhên me û zarok dîsa dest bi xeberdanê kir:

“û ez niha bi xwendina “terry û cerdeyên wî” re meşqul im.”

yek ji me di guhê ê dinê de wiha got:

“ezê niha wî qanî bikim.”

xwe bi erdê ve kaş kir û ber bi deng ve çû.

“çi xweş e,” got. “qet nebe ji me re behsa serpêhatiyên terry bike.”

me wisa texmîn dikir ku dixwaze zarok ber bi me ve bikşîne. lê zarok wiha got:

“karê min bi serpêhatiyan tune ye. tiştê ku ez jê hez dikim rengên wêneçîrokê ne.”

me jê re got:

“terry cara dawîn di labîrentekî de bû.”

zarok bi dengekî sar û bê kelocan bersiva me da:

“ew roja înê bû. îro yekşem e û tiştê ku bala min dikşîne rengên pirtûkê ne.”

dema ku evê dinê jî hate ba me,  me di nav hev de wiha got:

“ev bû sê rojên me ku em wenda bûne û me careke jî bêhna xwe veneda.”

yek ji me wiha got:

“temam, emê hinek bêhna xwe vedin lê divê em destên hev bernedin.”

em rûniştin. tava ku me nedidît pişta me germ dikir. hebûna tavê jî bala me nedikişand êdî. hestên me yên alî û wext wenda bûbûn. em li derekî ku em nizanin kuderê ye, runiştîbûn. dengên cihê cihê di ber me re derbas dibûn.

“mirbaxiyan çavên me derxistin,” me got.

yek ji dengan wiha got:

“ev mêrikan bi rojnameyan xapiyan e.”

deng hatin birînê. em wek berê, pişta me li hev, runiştîbûn. me hêvî dikir ku di nav van dengên cihê cihê de leqayî dengekî naskirî bên. tavê şewqên xwe li serên me didan. yek ji me wiha got:

“em dîsa herin ber wî dîwarî.”

me jî bê ku ji cihê xwe bilivitin, berê xwe da roniyê û wiha got:

“ne niha. qet nebe heta ku tav ruyê me bişewitîne em li vê derê bisekinin.”

wergêr: welî

[di hejmara pêncemîn a kovara yokuş yol’a de hatiye weşandin]

reya pancine yokuş yol’a

reya pancine yokuş yol’a

axîr. çekuyêka rinde. dejê derg ê, derg û dilayê serrêk. omîdo ke wextê xo de nêameyîşê tu çîyêk ra nîno birnayîş. serebûtî. nezaretî. tepîştişî. mergî, mergî… hûmara ma ya pancine de eke seba yew kovare çend çîyê ke nêverdanê biweşanîya estê pêro ameyî pêser. şewkê ma? helbet.

qapaxê hûmara neweyî de verkewtişê yokuş yola fekê rîlkeyî ra “bizler ki ıstırapları heba edenlerdik[1]” reyde, kovare bi şîîra ke ednan feratî bi kurmanckî nuşto “heftîn” dest pêkena dima nuşteyo ke hetê mehmet efeyî ra serra 96 de nusîyayo û 20 serra ke nêbeno kehan “ödediğin bedele inanmıyorum[2]” resena peynî.

hûmara pancine de ziwananê tirkî kurmanckî û zazakî het de, şîîra turgut uyarî ya “yokuş yol’a” bi açarnayîşê xo yê îspanyolkî bi xîretê pepa baamonde û îrfan gülerî kewte mîyanê rîpelan. nûhat deştî şîîra hilmi yavuzî ya “yok hükmündedir” açarna bi kurmanckî, şîîra asaf halet çelebiyî “ayna” zî bi neweravatişê huznî sûrelayî açarnîyaye bi zazakî. hûmara pancina ke bi açarnayîşanê bisenînîye rayîrê xo de dewam kena ancî hîkayeya ke bi vatişê nuştoxê xo ke hetê gabriel garcía márquezî “ez naye nêdano vera yüzyıllık yanlızlık” “çullukların gecesi” hetê welî ra, hîkayeya kilme ya eduardo galeanoyî ya “sanat tarihine giriş” hetê reha ruhavioğluyî ra açarîya bi kurmanckî.

bi şîîranê xo, ednan ferat, yusuf ekinci, wehab robîn, mazlum mengüç, can küçükoğlu, ali c. yoksuz, aleida jeneske, emrah akbudak, hares yalçi û özge yıldırım – hewna siraya dibistanî de ya û tewr qija nuştoxanê kovare ra ya- na hûmare de cayê xo gênê.

hîkayeyê na hûma re zî; reha ruhavioğlu, kenan biberci, hares yalçi, engin elma û mustafa ormanî het ra ameyê nuştiş.

ekmel noksanî bi fragmananê xo serê “uzaklık”î de, lezgîn akanî serê hewno ke bi “kara kitap” rakewto de,  ömer osmanoğluyî serê fîlmê tarkovsky “andrei rublev” ra tekilîya hûner û me’newîyatî de cigêrayîşêk; eylem can serê romanê elias canneti “körleşmek” ra qaxuyê însanan ê seserrene, hasip bingölî zî  serê “kürk mantolu madonna”î ra xerîbkewtişo mehcubî ser o nuşt.

o.f.baranî ra seba fotografêk cêrnotêk, tespîtê seçil bozkurt ke derheqê dej û turîzmî de yê, emine uçak ra müşahedeye sûrî, reha ruhavioğluyî ra seba tahir elçiyî şiware, ednan feratî ra bi sernuşteyê “kötü birer şakadır darbe ve darbe karşıtçılığı” ismet özelî ra mulhem nuşteyêk zî hûmara pancina yokuş yol’a de.

na hûmare de; koçer avcı bi nuşteyê xo “çünkü hayat, ölümün kuyusuna attığımız taşlardır bazen”, mürsel ekici bi nuşteyê xo “kent hakkı ve diyarbekir”, gülsüm ekinci “görülmüştür” û mehmet keskin “kâdina agir pêketî” reyde cayê xo gênê.

na hûmare de îdarekarîya weşanî cihan ülsenî o; lijneya weşanî zî bilal medeni, hares yalçi, yusuf ekinci, zehra bildirici û reha ruhavioğluyî ya.

 

not: seba peydakerdişî cayê rotişê kovara yokuş yol’a bitiknê…

 

[1] ma ke dejan dayêne verê vayî.

[2] bawerîya mi heqo ke mi da ra nîno.

beşinci kere yokuş yol’a

beşinci kere yokuş yol’a

nihayet. güzel kelime. bir yılın uzun, upuzun ağrıları, hiçbir şeyin vaktinde gelmeyişinden kesilmeyen umut, olaylar, gözaltılar, tutuklamalar, ölümler ölümler… bir dergi çıkmasın için ne kadar olumsuzluk varsa hepsinin bir araya geldiği bir sayı oldu beşinci sayımız. şevkimiz mi? elbette.

yeni sayının kapağında rilke’nin ağzından “bizler ki ıstırapları heba edenlerdik” diye hayıflanan yokuş yola, ednan ferat’ın kürtçe kaleme aldığı heftîn şiiriyle başlayıp mehmet efe’nin 96 yılında yazdığı, 20 yıldır eskimeyen ‘ödediğin bedele inanmıyorum’ yazısıyla kapanıyor:

beşinci sayıda türkçe, kurmancî, zazakî dillerinde eserlerin yanı sıra, turgut uyar’ın “yokuş yol’a” şiirinin ispanyolca çevirisini de pepa baamonde ve irfan güler’in çabalarıyla sayfaları arasına almış bulunmakta. nûhat deştî, hilmi yavuz’un “yok hükmündedir” şiirini kurmancîye çevirirken, asaf halet çelebi’nin “ayna” şiiri de huznî sûrela tarafından zazakî olarak söylendi. nitelikli çevirilere devam edilen beşinci sayıda ayrıca gabriel garcia marquez’in “yüzyıllık yalnızlık’a değişmem” dediği öyküsü “çullukların gecesi” welî, eduardo galeano’nun “sanat tarihine giriş” isimli kısa öyküsü de reha ruhavioğlu tarafından kurmancî’ye çevrildi.

şiirleriyle ednan ferat, yusuf ekinci, wehab robîn, mazlum mengüç, can küçükoğlu, ali c.yoksuz, aleida jeneska, emrah akbudak, hares yalçi ve özge yıldırım -hâlâ oturduğu ilkokul sırasından derginin en küçük şairi olarak- bu sayıda yer alıyor.

bu sayının öyküleri ise; reha ruhavioğlu, kenan biberci, hares yalçi, engin elman ve mustafa orman tarafından kaleme alındı.

ekmel noksan’ın “uzaklık” üzerine fragmanlarıyla, lezgin akan’ın kara kitap’ın rüyasına yattığı cümlelerle yer aldığı bu sayıda, ömer osmanoğlu tarkovsky’nin andrei rublev filminde sanat ve maneviyat ilişkisini sorgularken; eylem can, elias canetti’nin körleşme romanı bağlamında insanlığın yüz yıllık yazgısını, hasip bingöl de kürk mantolu madonna’da mahcup yabancılaşmayı kaleme aldı.

o.f.baran’ın bir fotoğrafa düştüğü dipnot, seçil bozkurt’un acıya ve acı turizmine dair tespitleri, emine uçak’ın sur gözlemleri, reha ruhavioğlu’nun tahir elçi’ye ağıdı, adnan fırat’ın ismet özel’den mülhem “kötü birer şakadır darbe ve darbe karşıtçılığı” başlıklı yazısı da yokuş yol’a dergisinin beşinci sayısında…

bu sayıda; “çünkü hayat, ölümün kuyusuna attığımız taşlardır bazen” diyerek dehlizlerimize doğru ayna tutan koçer avcı’nın yanı sıra; mürsel ekici “kent hakkı ve diyarbekir”, gülsüm ekinci “görülmüştür”, mehmet keskin “kâdina agir pêketî” isimli yazılarıyla yer aldılar.

yayın yönetmenliğini cihan ülsen’in üstlendiği yokuş yol’a dergisi’nin beşinci sayıdaki yayın kurulu şu isimlerden oluşuyor: bilal medeni, hares yalçi, yusuf ekinci, zehra bildirici ve reha ruhavioğlu.

not: yokuş yol’a dergisini nerelerden temin edebileceğinizi öğrenmek için tıklayınız…

duvar | süveyda deniz

mekânın var olabilmesi için vazgeçilmezdir duvar. mimari olarak, bölümlemeye olanak tanıyan, farklı kullanım amaçlarını aynı bütün içerisinde bir araya toplayan düşey yapı elemanı. aslında yapı elemanı olmanın ötesinde, bundan daha fazlasıdır da duvar. zira o olmadığında mekândan bahsetmek zor görünüyor. bir yönü ile mekânı var eden, diğer bir yönü ile onu tekrar bölümlendiren, sınır koyan, araçsallaştıran, terbiye edendir. ister derme çatma, ister müstahkem bir kale duvarı olsun ben buradayım der. meydanda, net ve sınırlandıran olduğuna dair güçlü bir his uyandırandır.yarattığı algının genelde böyle olmasından dolayı da, sıkça araçsallaştırılandır.

duvar örüldüğü yerde her türlü akışın önünde bir set olma işlevi ile tahayyül edilir. adeta bir baraj seti gibi akışa karşı direncin sembolü olurken, ayırdığı bölgelerde bir gerilime de işaret eder. gerilimin düğümlendiği bu set aynı zamanda diagnostik bir tavır da taşır. tanılayıcı hüviyeti ile buralı/meşru görülen ve oralı/gayrı meşru arasında bir sınır oluşturur. “buradakiler” ve “oradakiler” ondan neşv-ü nema bulur. tanımlayıcıdır bu yönü ile. “içerdekileri” ve “dışındakileri” belirlenim gücünü taşıdığına inanılandır.

bazı duvarlar insanın doğaya direndiği ardından da doğaya hükmetmeye çalıştığı zamanlara da müşahede etmiş ve her iki zamanda da araçsallaştırılmıştır. bu yönü ile duvar örme işi kadim bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. insanın doğaya direndiği zamanda onu iklimden ve vahşi hayvanlardan koruyan barınağın aktörü olurken doğaya hükmedilen zamanlardaki aracılığı daha sofistike bir hal almıştır. örüldüğü her dönemde egemen ile arasında organik bağ bulunan duvar, modern dönemdeki işlevselliğinin daha girift olduğu söylenebilir. bu yazıda; iktidar ve duvar ilişkisi meksika duvarı ve batı şeria duvarı örnekleri üzerinden irdelenmeye çalışılacak, ağlama duvarı üzerinden, agonistik bir duvar olarak görülebilir mi üzerine bazı değinilerde bulunulacaktır. duvarın güçlü bir imge olarak görülmesinden hareketle; edebiyatta, şiirde, sinemada kullanımı üzerinden sınırlı olmakla beraber, bir fikir oluşturması umudu ile bazı kritikler yapılmaya çalışılacaktır.

modern dönemin duvarları: müşkül egemenlerin can simidi

geç modern dönemde hızla artan duvar örme edimi ilk bakışta: iktidarın boy gösterisi, devletin dış tehlikelerden korunması, göç ve buna paralel olarak uyuşturucu, silah, kaçak göçmen girişinin engellenmesidir. oysa bu bakış açısı bazı yönlerden kısır ve duvar örücünün hedeflediği bakış açısının merkeze alınışının bir yansımasıdır. modern dönemde duvar örme ediminin hızlandığı ve adeta bu eylemin bir fetiş hale dönmesi başka bir bakış açısı ile mevzuyu değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. bu da egemenliğin gittikçe zayıflaması ve bu gerçeği örtmek için duvarın kullanılmasıdır.

bu bakış açısıyla farklı bir okuma tecrübesi sunan wendy brown’un yükselen duvarlar zayıflayan egemenlik ismi ile türkçeye çevrilen eseri önemlidir. brown’a göre devlet egemenliğinin ifadesi gibi görünen şey aslında egemenliğin küresel güçler karşısında zayıflığını da ifade eder… nitekim ulus devletlerin sınırlarında boy gösteren yeni duvarlar, özel ya da kamusal başka bariyerler ve gözetim araçlarıyla eklemlendiğinden, iç ve dış polisiye tedbirler arasında ve polis ile ordu arasında yapılan ayırımda bir bozulmanın olduğuna işaret eder. bu da netice itibari ile sadece içerideki suçlular ile dış düşmanlar arasındaki ayırımın değil, ulusun kendi içi ile dışı arasındaki ayırımın giderek bulanıklaştığını düşündürür.[1]

yazar bu açıdan yükselen duvarların, gittikçe zayıflayan ulus devletlerin müşkül durumunu örten birer araç olarak duvarı ele almaktadır. bu açıdan bakılınca yeni inşa edilen duvarlar ulus devlet egemenliğinin dirilmesinin ifadesi değil aşınmasının simgeleri olarak görülmesi gerektiğini belirtmektedir.[2]

duvar örme edimi kadim bir gelenek olarak tasavvur edildiğinde bile dün ve bugün yüklene geldikleri misyonlarının belli noktalarda aynılaşırken belli noktalarda farklılaştıklarını söylemek zor görünmemektedir. duvarlar ezelden beridir vardır. yeni duvarlar farklı bir küresel bağlamda ortaya çıksa da, eski duvarlarla aralarında belli süreklilikler bulunuyor. aynılaşmanın en bariz olduğu noktalardan biri, siyasi duvarların daima iktidara bir gösterişlilik katmasıdır. kuşattıkları ve dışarıda bıraktıkları toplulukların siyasi öznelliğine katkıda bulunmuşlardır. sözgelimi ortaçağda avrupa kırsalında inşa edilen sur ve kaleler istilalara karşı savunma amacı taşıyor, kuşattıkları topraklarda huşu uyandırmak suretiyle birlik ve asayiş sağlamaya hizmet ediyordu.[3]

duvar örme gerekçelendirilirken, nerdeyse mütemmim cüz’ü olarak görülen “güvenlik” olgusu ile karşılaşılır. güvenlik kaygısı ister premodern ister modern toplumlarda olsun daima ön planda olmuştur. belki de bu noktada iki ayrı zamanda aynı edim(duvar örme) farklılıklar arz eder. zira günümüzde güvenlik kaygısı bir yaşam şeklini alacak ölçüde, kapsamlı bir boyuta ulaşmıştır. hatta günümüzde, güvenlik kaygısı bir yaşam şeklini almadan güvenlikten bahsedilemeyeceği söylenebilir.[4]

günümüzde ulus devletlerin duvar örmek için duydukları iştah bitmemecesine devam etmektedir. bir taraftan küreselleşme ile beraber sınırları olmayan bir dünya tahayyülü zihinlerde yer edinirken diğer taraftan ısrarla duvarlar yükselmektedir. duvarların zamanın ötesinde ve üstünde bir görünüm verme imajından faydalandığı düşünülebilir. zira a.d. smith’in, çok keskin bir yargıyla “ulus sonradan icat edilen bir kategoridir; ne doğal, ne de tarihî bir köke sahiptir” tespiti ulusun köklü görünüme duyduğu ihtiyacın ölçüsü hakkında fikir verebilir. modern bir dizayn olan ulusa, köklü bir görünüm kazandırma noktasında duvar, iyi bir araç olarak görülüyor olacak ki ısrarla kullanılmaya devam ediyor.

ulusun duvarlar aracılığı ile yeryüzünde tanımlı adacıklar yaratması bir boyutu ile teolojik olarak görülebilir. stalin, ulus olmak için dört unsurda birlik arar. dil, toprak, iktisat ve kültür birliği. aksi durumda bir ulustan söz edilemeyeceğini ve bu yapıların geri ve yok olmaya mahkûm olduklarını söyler. toprak bu yönü ile adeta kutsaldır ve bu kutsiyet haşmetli duvarlarla temellük edilmelidir. stalin’in bahsettiği birlikten kasıt tam olarak kusursuz bir türdeşleştirme, bir homojenizasyondur. duvar ise bu homojenizasyonu sağlamada iyi bir araç gibi görünmektedir. oysaki iç ve dışın bulanıklaştığı, dünyanın neredeyse küçük bir köye dönüştüğü gerçeğinin ısrarla reddi bir fayda vermemekte, bilakis örülen duvarlar vasıtası ile yüklü yapım maliyetli gösteriler yapılmaya devam edilmektedir.

iç-dış ayırımının ülke sınırlarıyla ve devlet faaliyetleriyle bağdaşmadığının bir işareti de araba, makine, elektronik eşya ve diğer tüketim mallarının imalatında kullanılan malzeme ve iş gücü kaynaklarının dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olmasıdır, zira ürünlerin, hatta birçok firmanın ulusal kimlikle tanınmasını giderek zorlaştıran bir dağılmadır bu.(mesela ford amerikan arabası mıdır, yoksa ithal midir?)[5]

güvenlik gerekçesi çoğu zaman, ulus devletlerin örülen duvarlara meşruiyet kazandırmak için kullandığı sihirli sözcük gibidir. güvenlik korkusunu kavileştirmek için ise korkuyu iyice işlemek gerekir. bu açıdan duvarlar, dışarıdan gelen yabancı/göçmen tehlikesine bir set olarak sunulur. dışarıdan gelen kaçak göçmenlerin potansiyel suçlu olarak görülmesi/gösterilmesi için istatistiksel olan bazı veriler rahatlıkla görmezden gelinebilir. batılı ülkelerin yeni göçmen mahallelerindeki suç oranlarının, diğer mahallelerdekine kıyasla daha düşük olduğu gerçeği de bunlardan biridir[6].

ayrıca duvar örme edimini, salt erkin merkezileştiği devletin bir icraatı olarak görmek de eksiklik olacaktır. bu noktada duvar çekme ediminin, devletler ile tebaalara yön veren ve bu ikisini birleştiren simgesel ve duyusal temsil ve göndermeler arasındaki bağlantı açısından değerlendirilmesi de önem taşır. bu iki kesit elbette birbirinden bütünüyle ayrılmaz; duvar çekme talebini yaratan, duvar çekmeyi meşrulaştıran veya ona anlam katan kamusal söylemler ile resmi siyasal söylemler arasında kesin bir ayırım çizgisi yoktur.[7]

devlet güçlü bir aygıt olarak bazen tebaasının duygularına yön vermesi gibi bir durumdan bahsedilebileceği gibi bazen de tebaasının isteğinin aksine de icraatlarda bulunabilir.11 eylül sonrası ciddi bir güvenlik bunalımı yaşayan abd vatandaşlarının korku temalı bir güvenlik anlayışına evirilişinde yöneticinin payı azımsanmamalıdır. hakeza meksika duvarının ciddi maliyeti ve işlevselliği ile ilgili olan ciddi soru işaretlerine rağmen halkın ciddi taleplerini de zikretmek gerekir. tebaanın şiddetli olarak duvarı istemesinde, yerleşik yargıların etkisi de azımsanmamalıdır. mevzubahis olan yargı bir zamanlar duvarlar aracılığı ile kesin bir iç-dış ayırımının sağlanmış olduğudur. peter andreas’a göre bu yaygın kanı, “devletin kaçak geçişleri bil fiil şekillendirme, tayin etme hatta çoğu zaman istemeye istemeye kolaylaştırmadaki payını olduğundan az gösterirken, geçmişte sınırlarını denetim altında tutma kudretini de mübalağa eder.”[8]

premodern dönemde böyle bir işlevin kati surette olduğu düşünülse dahi (ki bu mümkün görünmemekte) bugün, ulaşım ve iletişimde zaman ve mekân kurgusunun büyük değişim yaşandığı düşünülünce aynı vaadi yerine getirmesi mümkün görünmüyor. şehirlerin giriş kapılarından girmenin yerini bugün artık havaalanlarının iniş pistleri ile şehre inildiği[9] bir ulaşım teknolojisi almışsa duvar tam olarak ayırıcı olabilir mi? ya da dışarı ile irtibatın haberciler vasıtası ile gerçekleştiği bir dönemden, ceplerde taşınan telefonlarla bile birbirini hiç tanımayan ciddi kitleler bir araya gelebildiği düşünülünce (arap baharı olarak bilinen orta doğudaki devrim hareketlerinde sosyal medya kullanımının meydanların dolmasında ciddi bir katalizör görevi gördüğü bilinen bir gerçektir.) bu pek de mümkün görünmemektedir. buna rağmen neredeyse alternatifsiz olarak( gelişen teknoloji ile yalıtmaya olanak tanıyacak kamera, sensör ve alarmlarla daha etkili araçlara rağmen) etki alanı daha zayıf ve daha maliyetli olan duvarlar inşa edilmeye devam ediyor.

bu soruyu wendy brown şöyle cevaplamaktadır: bir hüsrana (ulus devlet egemenliğinin hüsranına) tepki olarak inşa edilen ve (sendeleyen bu egemenliği destekleme görevinde tam anlamıyla çuvalladıkları için) yine bir hüsran simgesi olan bu duvarlara devletlerin yaptığı yatırımlar yetmezmiş gibi, bir de halktaki bu ihtiras neden? bu sorulara verilecek yarı psikanalitik bir cevap, fetişin “biliyorum ama gene de…” yapısını akla getiriyorsa, yani “aslında işe yaramadıklarının farkındayım ama gene de tatmin ediciler” şeklindeyse, o zaman söz konusu fetişin hangi arzuyu barındırdığı sorusu karşımıza çıkar. devletin himaye gücünü giderek kaybettiği, ulusluğun etkisinin azaldığı, küresel değişimler ve ulus aşırı şiddet karşısında tebaaların her yerde giderek savunmasız hale geldiği bir bağlamda kudret, himaye, kapsanma, hatta masumiyete yönelik siyasi arzuları, duvarlara yansıtması muhtemel olan bu arzuları anlamamız gerekmektedir. somut vaatlerini yerine getiremiyor olsalar bile, bu yeni duvarların fiziksel olarak neye hitap ettiklerini ya da neyi tatmin ettiklerini anlamamız şart.[10]

meksika sınırı, batı şeria duvarı ve agonistik bir duvar -ağlama duvarı- üzerine bir kaç değini


meksika sınır bariyeri

meksika duvarı kuzeyliler için, güneyden gelecek yabancı düşmanda korunmak için bir bariyer iken güneyliler için aşıldığı anda özgürlük, ekmek, insanca yaşama ulaşmanın önündeki son engel gibi. bir taraf durmamacasına bariyeri yükseltme telaşında iken öte taraftaki bu engeli aşmak için yeni bir çözüm bulma derdinde.

meksika bariyeri yapım amacı çok net olarak ifade edilen, işlevsel olarak buna ne kadar hizmet ettiği meçhul olan duvarlardan biri. bu bariyerin örülmesinde esas amaç küresel kuzeyi, küresel güneyden ayırarak uyuşturucu ve kaçak göçmen girişine engel olmaktır. 18 metre yüksekliğindeki üç kat sağlamlaştırılmış çelik-beton alaşımı bariyerlerden oluşan kısımlardan tutun, sensörler,  güvenlik kameraları ve diğer tespit teknolojileriyle donatılmış, kilometrelerce uzanan “sanal duvarlara” ve arazi araçlarının geçişini engellemek üzere çöle yerleştirilmiş çimento sütunlardan oluşan kısma varıncaya uzanan birçok farklı bölümden oluşmaktadır.[11]

duvarın ilk kısmı “san diego bariyeri” 1990-1993 yılları arasında tamamlandı. bu tarihten sonra farklı zamanlarda yoğun tartışmalar ve çoğu zaman ise güçlü bir halk talebi ile sınırda bariyerler arttırıldı. özellikle 11 eylül sonrasında korku merkezli yaşam tarzının içselleştirilmesi, yöneticilerin acabaları karşısında halkın talepkar tutumları bariyerlerin yapımını hızlandırdığı söylenebilir. senatör john mc cain “sınır bariyerinin zerre kadar etkili olmadığı kanısındayım. yine de isterlerse yaptırırım şu lanet olasıca bariyerleri” derken halkın duvar isteğinin artık bir obsesyon düzeyine ulaştığını anlatırken, abd ulusal güvenlik bakanı janet napolitano “sınırda bana 15 metre yüksekliğinde bir duvar gösterirseniz, ben de size 15.5metrelik bir merdiven gösteririm olur biter” diyerek duvarın fonksiyonsuzluğunu gözler önüne sermekte.

duvarın göç ve uyuşturucu akışını engellemede etkisi ise tam bir meçhul. zira göçmen mahallerindeki suç oranının azlığı, göçmenlerin bariyerleri aşarak daha tehlikeli yollarla ülkeye giriş çabaları sonucunda ciddi göçmen ölümleri yaşanması bunun pek de etkili bir yöntem olmadığını gösteriyor. yapımı oldukça maliyetli olan duvar örme işine ayrılacak bütçe, uyuşturucu tedavisi için kullanılması durumunda talebin azalması da, uygulanmayan yöntemlerden biri olarak gösterilebilir.

nihayetinde egemenlerin tüm kapama yöntemlerine rağmen duvarlar sızdırıyor. kaçak göçmenler ölümleri pahasına çölde yolculuk yapmayı göze alarak ülkeye sızıyorlar. zira mc donald’s ‘da ucuz işgücü olarak, iş imkânı bulacaklarını bilmek onlara, bu tehlikeli yolculuğa çıkmak için yeterli gerekçe olabilmekte. abd meksika sınırında, sızıntının en büyüğü tüneller vasıtası ile gerçekleşiyor. bu tüneller pek de derme çatma diyemeyeceğimiz, içerisinde aydınlatma, kanalizasyon ve makara sistemlerinin olduğu sistemli tüneller.2001 den bu yana yaklaşık kırk tünelden[12] bahsediliyor. tabi ki bunlar sadece tespit edilip kayıt altına alınabilenler.

daha önce de ifade ettiğimiz gibi duvarlar adeta yüksek gerilim hatları gibi gerilimin ve buna paralel çatışmaların arttığı alanlar olarak işliyor. sınır devriyesi ve göçmenler arasında yaşanan gerilim bugün artık kedi fare oyunundan gerilla savaşı ve kontra gerilla harekâtı görünümü arz ediyor. sınırdaki bu hukuk dışı çatışma hali, sınır köylerinde sürekli olarak “askıya alınmış hukuk” şartlarında yaşam, köylülerin duvara keskin muhalif olmalarına sebep oluyor. bu köylerde yaşayanların sınırın kuzeyinde yaşamalarına rağmen güneyli yaşamalarına sebep olarak gördükleri şey “kahrolası duvardan” başkası değil.

meksika duvarının her geçen gün daha da uzayarak örülmeye devam etmesinde halkın yoğun desteği biliniyor. hatta devletin etkinliğini yetersiz bulan yasadışı örgütlenmeler de mevcut. bunlardan en etkin olanlardan biri minutemen örgütü. bu örgüt yasadışı bir şekilde göçmenlerle mücadele(!) etmekte hatta devletin bıraktığı boşluklarda kendilerince hukuku askıya almaktadırlar. minutemen[13] amerikan savunma örgütü üyeleri mayıs 2009 da bir adam ve on yaşındaki kızını evlerinde vurarak öldürmüştür. bu olay yaşandığında, örgüt yasadışı faaliyetlerini finanse etmek için para ve kaçak mal arayışındaydı.[14]bu yönü ile örgütün, kaçak girişlere engel olmak için kaçak mal araması, abd’nin günümüzde halen yaşadığı terör ve antiterör arasındaki antagonizmayı hatırlatmaktadır.

abd halkının hatırı sayılır bir oranda duvara destek veriyor olması, duvara karşı örgütlenen toplulukları görmezden gelmemize neden olmamalı. zira sınırda yaşayanların muhalefetinin yanında, uluslararası fotoğrafçılar derneği duvarın doğal yaşamı nasıl etkilediğini tespit etmek için bir çalışma başlattı. “ınternational league of photographers” (uluslararası fotoğrafçılar derneği) 2009’un ocak ayında pek çok tanınmış fotoğrafçı, senarist, bilim adamı, yönetmen ve film yapımcısını sınır duvarının hayvan göçlerine, doğaya, canlılara ve çevreye olan etkilerini gözlemlemek amacıyla amerika ve meksika arasındaki bölgeye gönderdi.

fotoğrafçılar derneği’nin gönderdiği 17 kişilik ekip yaklaşık olarak 3000 kilometrelik bir seyahat gerçekleştirdi. bu seyahat 1 ay sürdü ve seyahat boyunca 10 binden fazla fotoğraf çekildi. yapılan araştırmalarla sınır duvarının bölgenin ekosistemine ve hayvanların doğal yaşam alanlarına oldukça büyük zararlar verdiğini ortaya çıkardı.

arizona’nın kuzey kısmında yer alan oodham tohoto doğal koruma alanında çekilen bir fotoğraf oldukça açıklayıcıydı. ortadaki demirler araziyi ikiye bölüyor, amerika ve meksika arasındaki tartışmalı bölgelerden biri. ikiye bölünen bölge kızılderililer tarafından kutsal kabul edilen bir alan bölgede hac benzeri ibadetlerini gerçekleştiren kızılderili insanlar sınır arasındaki bu kargaşa nedeniyle ne inançlarının gerektirdiği ibadetlerini yapabiliyor ne de akrabalarıyla görüşebiliyorlar.[15]

sınıra örülen duvar tek başına bölgeye zarar vermiyor duvarın altyapısı ve bu alt yapının oluşturulmasında çevrede olumsuz pek çok şeyi ortaya çıkarıyor. farklı ekolojik sistemleri içinde barındıran geniş alanın duvar nedeni ile kesintiye uğramasından dolayı, bazı hayvanlar açlıktan bazıları ise susuzluktan feci halde can vermekte.

türkiye’nin de bir meksika duvarı olursa?

meksika duvarı tüm fonksiyonsuzluğuna rağmen, bazı ülkeler tarafından olumlu bir emsalmişçesine pazarlanmaya çalışılabiliyor. bunun en son örneğinin yunanistan’ın türkiye sınırına inşa etmeye hazırlandığı duvarda, meksika duvarından övgü ile bahseden bakanın ifadeleri ile şahit olduk. yunan bakan hristos papuçis projeyi tanıtırken, “bunu meksika-abd sınırındaki çite benzetebilirsiniz” dedi. abd’nin yasadışı geçişleri ve uyuşturucu kaçakçılığını engellemek için inşa ettiği 900 kilometre çitin inşaatı 2009 yılında tamamlandı. iki ülke arasındaki 3 bin 141 kilometrelik sınır üzerinde çekilen çitler sensör ve kamera sistemine sahip sınır karakolları arasında aralıklarla yer alıyor.  abd’nin gümrük ve sınır koruma ajansı’nın yayınladığı rapora göre, çitin yapılmasının ardından yasadışı geçişler yüzde 16, sınırda yaşanan ölümler yüzde 17, uyuşturucu kaçakçılığı ise yüzde 8 oranında azaldı.[16]” bakanın bu pembe tablosuna karşı ab projeye soğuk baktığını beyan etti. bilindiği üzere geçtiğimiz yıllarda ciddi bir ekonomik bunalım ve kargaşa yaşayan yunanistan’ın duvarla güç gösterisi yapma isteği oldukça önemli. böylece egemenliğin zayıfladığı zamanlarda duvar sevdasının depreşmesine en yakın zamanlı örnek olarak yunanistan’ı da listeye ekleyebiliriz.

yunanistan’ın örmeyi planladığı duvar ve meksika’daki duvar ile ilgili konuşan iki çiftçinin ifadeleri, mevzuu birçok çok bürokrattan daha iyi analiz etmesi bakımından oldukça önemli. sınırda yaşayan abd‘li çiftçi “ hükümet sınırı değil, amerikalıların sınır konusunda ne düşüneceğini kontrol etmektedir[17]” derken, türk köylü ise “’doğu-batı almanya duvarları yıkıldı, millet sınırları kaldırırken, bizler sınırımıza tel çekiyoruz. bana göre çok yanlış bir uygulama” demektedir.

batı şeria duvarı

ilk kez 2002 yılında filistin ve israil arasında tampon bölge oluşturma amacıyla, israil başbakanı ariel şaron’nun, kamuoyuna açıklama yapması üzerine dünya gündemine girdi. oldukça tartışmalı olan duvarlardan biri olan batı şeria duvarı isimlendirilirken bile israil tarafından “güvenlik konseptinin” bir parçası olarak görüldüğü için güvenlik duvarı filistin tarafından utanç duvarı olarak anılmaya başlandı. duvarı bu denli tartışmalı yapan husus ise işgal ve sömürünün dilsel olsa dahi yüksek tonla lanetlendiği bir zamanda, işgal mimarisinin en güçlü imgelerinden biri olarak inşa edilmesi. inşa edilirken de adeta mağdur olan ve ezilen taraf, duvarı ören taraf olan israil olarak resmedilmesi. her 200 metrede bir gözlem kulesi bulunan duvar, elektrikli tel örgülerle, derin ve dört metre genişlikte hendekler ile çevrili. duvarın yakınlarında kimsenin dolaşmaması için uzaktan kumandalı silahlar bulunmakta. kimi bölgeler ayak izlerinin takip edilebilmesi amacıyla kumlarla kaplandı. her yönü ile tamamen sızdırmazlık konsepti üzerine kurgulandığını söylenebilir. oysa tüm kapanmalar muhakkak sızdırır. israil ileri teknoloji ile dünya gündemine giren demir kubbe projesi hamas’ın ev yapımı denebilecek füzelerini bile gözden kaçırması, üst perdeden güvenlik önlemlerinin alt düzeyde delinebileceğini göstermiştir. demir kubbe projesinin bir parçası olarak da gösterilen duvarda da sızmaların olduğuna yakın zamanda müşahede ettik.18 mayıs 2013 tarihinde bir grup filistinli gösterici tüm bu üst düzey güvenliğe rağmen, utanç duvarında dört metrelik bir delik açmışlardı.[18]

ekonomik olarak birbirinin içine geçmiş iki ülkenin işgücü olarak birbirine ihtiyaç duyması duvarın israil halkı tarafından da protesto edilişinden anlamak oldukça kolay. duvara karşı yapılan protestolar ve emlakçıların baskısı ile duvar birçok defa yön değiştirmek zorunda kalmış[19], kıvrıla kıvrıla neredeyse bazı yerlerde kendi içine kapanmıştır.[20]meksika duvarında olduğu gibi bu duvar da inşa edilirken sıkça, geçici bir çit olarak dillendirildiğine şahit olduk. oysaki ciddi maliyetle inşa edilen bu duvar başbakan ehud barak’ın ifadesi ile “onlar orada, biz burada”[21] anlayışına araç kılınmak için inşa edildi. duvarın geçici olduğunun ifade edilmesi ise egemenin, geçen binyılın savunma aracı olan duvarın yarattığı ihtişam ve huşuya duyduğu ihtiyacın naif bir biçimde, dünya kamuoyuna ifade edilişi idi.

agonistik bir duvar -ağlama duvarı-

ağlama duvarı şimdiye kadar incelediğimiz duvarlardan farklı bir yapı arz eder. çünkü bu duvar meksika duvarı ve batı şeria duvarından farklı olarak ne güvenlik ne de göç ve uyuşturucunun dışarıda bırakılması için inşa edilmiştir. bu duvarı ilginç kılan yönü içerisinde acıyı barındırması ve bu acı çekilirken kutsala göndermesi olan, bu yönü ile de bir bakıma agonistik bir duvar olarak isimlendirilebilecek bir duvar olmasıdır. yahudilerin tevrat okuyarak, dua ederek ve ağlayarak günahlarından arındıklarına inandıkları bu duvar yahudiler tarafından  “ha-kotel ha-ma’aravi” diye isimlendirilirken, zamanla hıristiyanlığın tesiriyle “ağlama duvarı” olarak adlandırılmıştır. ağlama duvarının bulunduğu kudüs şehri filistin topraklarında yer alır. kudüs sadece yahudiler için değil, hıristiyan ve müslümanlar için de kutsal sayılır. museviler için kutsal sayılan ağlama duvarı, müslümanlar için kutsal sayılan aksa mescidi ve kubbetüs sahra, hıristiyanlar için kutsal sayılan kutsal kabir kilisesi bunların başlıcalarıdır. böylesine kritik bir öneme sahip olan bu topraklar, ortadoğu’nun en gerilimli bölgesi iken burada bulunan israil’in bölgedeki mütecaviz tutumları nedeni ile oldukça mühim/gerilimli bir duvardır.[22]yaklaşık 485 metre uzunluğunda olan ağlama duvarı, toprak seviyesinin üstünde yirmi dört büyük taş sırası ile yer altında kalan 19 taş sırasından meydana gelir. yüksekliği toprak seviyesinden itibaren 18 metre olup 6 metresi mabet alanının seviyesini aşmaktadır. taşlardan bazılarının uzunluğu 12 metre, yüksekliği 1 metre, ağırlığı ise 100 tondan fazladır.[23] bu duvarı ilginç kılan bir diğer yönü de tarihçesidir. arapça’“el-burak” ve ibranice “kothel maaravi” denilen ve daha çok “ağlama duvarı” ya da “batı duvarı” diye bilinen bu anıt[24], süleyman’ın siyon dağı’na inşa ettirdiği “beytü-l makdis” adlı tapınağın ayakta kalan batı kısmıdır. süleyman mabedinin yapılışı tevrat ve kur’an da anlatılmaktadır. duvarı yahudilerin gözünde kutsal kılan şey, süleyman mabedinin temellerinin üzerine inşa edildiğine duyulan inançtır. tevrat’a göre davud’un oğlu süleyman, babası tarafından hazırlatılan yere kutsal tapınağı inşa ettirmiş ve o zamana kadar bir çadırda korunan ve içinde on emir tabletleri bulunan kutsal ahit sandığı’nı, tapınağın bir odasına koymuştur.[25]on emir tabletlerinin bulunduğu kutsal ahit sandığı musa peygamberden kalan ve yahudilerin kökleri açısından oldukça önemli emanetlerdir. kudüs’te bulunan duvar bir açıdan yahudilerin gözünde kudüs’ü kudüs yapan şeydir. tarihsel olarak da israil’in filistin işgali sonrasında ilk olarak, şehrin tarihî dokusunu yansıtan el-mağribî mahallesini “yerleşime elverişli olmadığı” gerekçesiyle tamamen değiştirmeye kalkıştır. 67 sonrası 1000 filistinli vatandaş evlerinden çıkartılarak o tarihte “burak duvarı” diye bilinen fakat daha sonra “ağlama duvarı” olarak adlandırılan duvarın bulunduğu alan inşa edilmiş ve yaklaşık 17.700 dönümlük bir filistin arazisine de el konulmuştur.[26]duvarın etrafının açılması için işgalci bir tutum sergilenmiştir. bu yönü ile ağlama duvarı, işgal mimarisi içerisinde değerlendirilebilecek bir boyutu da içinde barındırmaktadır. bu duvarın işgal mimarisi içerisinde değerlendirmemizin nedeni, işgalin motivasyon unsurlarından biri oluşudur. duvarın oldukça kadim bir geçmişe sahip olması bir bakımdan yahudileri kutsal topraklara bağlayan kökleri gibi görülebilir. duvarın yaşadığı yıkım ve tadilatların birçoğu milattan önceye denk gelir.

örülen tüm duvarlar, bir miktar egemenin gövde gösterisinin aracı kılınır. egemenliğin mevzubahis olduğu her alanda ise tanrısallığa, ister dini ister ladini tüm iktidar organizasyonlarında ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. bu açıdan örülen duvarların harçlarında muhakkak teolojik bir kalıntı olduğu düşünülünce, ağlama duvarı teolojik boyuttan, siyasi boyuta geçişte kritik bir noktada durduğu söylenebilir. seküler iktidarlar dahi duvarın teolojik ve huşu yaratan potansiyelinden faydalanırken, ağlama duvarında bu potansiyel duvarın tarihsel sürecinden gelir.

varluşçu sartre’in kaleminden, kader duvarına çarpan pablo’nun öyküsü…

güçlü bir imge olan “duvar” jean paul sartre’ın yazdığı bir hikâye kitabına da isim olmuştur. kitap beş ayrı hikâyeden oluşur: kitaba da ismini veren, duvar hikâyesi dışında, oda, herosratos, özel yaşam ve bir yöneticinin çocukluğu… hikâyelerde genel olarak 1920-1930′lu yıllar anlatılır.

sartre’ın varoluş felsefesine göre “tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak”tır. duvar adlı hikâye kitabında da toplumun içinden özellikle seçilen kahramanlar -özellikle toplumun anomalili tipleri- kendi hayatlarıyla, seçimleri/tercihleriyle toplumun içinde varoluş mücadelesindeki kişilerdir. duvar’daki hikâyeler, bir nevi, dalında olgunlaşmadan çürüyerek yere düşmüş ve öngörülen döngüye kazık atan meyvelerin hikâyeleridir. kader ve yazgılarını inşa eden bu bireylerin hikâyelerinde, seçimi olmayan yazgısına boyun eğen pablo’nun hikâyesi farklıdır. pablo’nun hikâyesi ise kitaba ismini de veren “duvar” hikâyesinde anlatılır.

ilk hikâye olan duvar’da ispanya iç savaşı sırasında(1926) ispanya’yı kurtarmak isteyen pablo ıbbieta’nın falanjistler tarafından yakalanarak arkadaşı ramon gris’in saklandığı yeri söylemesi için mahkûm edildiği bir geceyi ve onun ertesi gününü anlatmaktadır. söylemediği takdirde duvarın önünde kurşuna dizilecektir ibbieta. hücre arkadaşları tom steinbock ve juan mirbal’dir. bir de onların ölüme verdikleri tepkileri izleyen ve onları bir deney faresi gibi gözlemleyen belçikalı doktor…

bu gece, ibbieta ölümü düşünmesi gerekirken hala süre olduğunu düşünerek önce ölümü görmezden gelir. ölüm ona hala uzaktır. o, hücre arkadaşlarını ve doktoru gözlemlemektedir. kendi tepkileri bir uyuşukluğun ardına gizlenmiştir. daha önce izlediği ay bile şu an ona hiçbir şey anımsatmamaktadır, hatta ölümle odadaki diğerlerine benzeyecek olmasından nefret etmektedir. ölümü düşünmese de eşyaların silikleşmesi, bedenini hissedememesi, zamanın geçişini fark edememesi ile aslında adım adım ölüm psikolojisini yaşamaktadır.

sabah arkadaşları kurşuna dizildikten bir saat sonra bir kez daha sorguya götürüldüğünde, sırf falanjistlerle alay etmek için gris’in yerini kafasından uydurur ibbieta. roman gris’in hayatını korumak için ölmüyordur o, başkasının hayatına karşılık kendi hayatını -o kişi kendisinden üstün olduğu için de- feda etmiyordur. çünkü onun için “hiçbir hayatın önemi yoktur”[27]; amacı, duvarın önüne dizilerek insanların öldürülmesine karşı oluşudur. idealist bir karşı-duruştur onunki. ancak öyle garip bir şey olur ki; gris, yerinin keşfedildiğini düşünerek eski yerini terk edip ibbieta’nın kafadan uydurduğu mezarlığa saklandığı için falanjistler tarafından öldürülür. ibbieta kurşuna dizilmekten kurtulmuştur ve sebebini bilmemektedir, öğleden sonra gris’in başına gelenleri başka bir mahkûmdan öğrenene değin. öğrendiğinde de gözlerinde yaşlar kahkahalarla gülmeye başlar[28].

yaşamın traji-komik sahnesi. bir ilke için ölümü beklerken, bir alay için hayatın seninle alay etmesi. daha büyük idealler için ölüme adım atarken, idealine sırt çevirmiş biri gibi yaşamaya mahkûm olmak. varlığını terk edeceğin seçimin; senin hatan yüzünden, dünyayı küçümsemen, onu alaya alman, başkalarından daha farklı olduğunu sanman yüzünden yerle bir olması…

duvar, kahraman anlatıcı bakış açısıyla -ibbieta’nın gözünden- sunulmuş. en başarılı yönü ise, kısacık bir hikâyede gözlerimizin önüne serilen karakter yaratımı… duvar, bir metafor olarak kullanılarak, anlamsız bir ölüme mahkûmiyetin simgesi olarak verilmiş. ve bu anlamsızlığa başka herhangi birinin feda edilmemesi için birinin seçiminin traji-komik sunumu olarak karşımıza çıkan bir anlatı bu. sonuç, beklenmedik ve şaşırtıcı. tıpkı hayat gibi… seçimlerimizle bir şey oluruz ama bazen yine seçimlerimizle başka bir şeye dönüşürüz. sartre bunu çok güzel hatta ironik olarak okuruna sunmuş. kitaba ismini veren duvar hikâyesinde adeta varoluşçunun kader duvarına çarpması, pablo’nun kısacık öyküsünde çarpıcı olarak anlatılmış.

sartre’ın hikâyesine konu olan, pablo’nun önünde kurşuna dizilmeyi beklediği duvarın şiirini yazmıştır atilla ilhan. ilhan kitabına da isim olan bu şiirini anlatırken; duvar gerçekte bir savaş ve gizli direniş şiiri sayılmalı mıdır?[29] diye sorar ve şiirinin girişinde “bu şiir ikinci dünya savaşı içinde kahredilen bütün dünya duvarları için yazılmıştır” der.[30] atilla ilhan, sartre’ın aksine mahkûmları değil duvarı konuşturur. şairin gözünden, duvarın hali mahkûmlardan daha sefil ve acıklıdır.

duvarben bir duvarım hiç güneş görmedimsen hiç güneş görmemiş bir başka duvaryüzümüz benek benek tahtakurusundanve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar— kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim— sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan— dilim dilim sırtımdaki yaralarben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedimbiz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlarbizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğukve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar…biz duvarız neyleyim gözlerimiz ağlamayı bilmezonu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdülerkendi gitti ismi kaldı yadigâr bağrımızdao zaman mayıs’tı yağmurlar başımızda…ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüleronlar hep döküldü biz hep ayakta kaldıktemelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadıköyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değilgetirirler vururlar biz öyle dururuzyağmurlar gözyaşı bulutlar mendilelimizden ne geldi de yapmadıkah öyle bakmayın utanırız kahroluruz[31]

boudrillard’ın gerçeklik duvarı…

duvar imgesinin cezp edici kıvraklığından faydalanan yazarlardan biri de baudrillard’dır. jean baudrillard’ın duvar imgesini kullanımına geçmeden evvel, kusursuz cinayet isimli kitabında gerçeklikle olan hesaplaşmasında bazı hususların altını çizmekte fayda var. yazar gerçeklik etkisinin ancak görece bir hız ve süreklilik düzeni içinde var olabileceğini belirtirken, ilkel toplumların daha yavaş topluluklar oldukları için gerçeklik yoktur ve bu yavaşlıktan dolayı adeta “billurlaşma” olmaz der.[32]çizgiselliğin oluşabilmesi için belli bir hızın olması gerekir ve bu ilkel toplumlarda yoktur. bizimki gibi fazlasıyla hızlı toplumlarda ise gerçekliğin etkisi silikleşir.

yazar max brothers’in bir filmini gerçekliği ayakta tutmak çabası üzerinden değerlendirir. anlatısındaki sahnenin merkezinde duvar vardır. filmde harpo sırtını bir duvara dayamış durmaktadır.”burada ne yapıyorsun?”-“duvarı tutuyorum”-“benimle dalga mı geçiyorsun! toz ol!” harpo yana çekilir ve duvar çöker. yazar bu duvarı kilit bir noktada görür ve sorar: hepimiz duvara dayalı durmuyor muyuz ve bu duvar gerçeklik duvarı değil mi? bir kişinin çekilmesi yeterli olurdu ve duvar, terk edilmiş bir kışlaya, barınak bulmuş gibi sığınmış milyonlarca insanı altına alarak çökerdi. ne olursa olsun durum, yağmalanmış bir gerçeğin durumunu andırmaktadır. ve yıkıntıların altına diri diri gömülenleri daha şimdiden kimse saymak zahmetine katlanmamaktır. demek ki söz konusu olan gerçeğin var olup olmadığını öne sürmek değildir. gerçeklikten onun doruk noktasına uzanan bir şiddetlenme devinimi var yalnızca; burada gerçeklik kendiliğinden geriler ve iz hatta sonuna ilişkin bir işaret bile bırakmaksızın kaybolur. çünkü gerçeğin cesedi hiçbir zaman bulunmamıştır. sanalın kefeninde gerçeğin cesedini aramak boşunadır[33].

gerçekliğin yokluğunu duvar metaforu üzerinden anlatırken neredeyse duvarın kendisini hatta altında kalanları bile sanal olarak değerlendirmesi önemlidir. gerçek ile olan hesaplaşmasında belki en kritik nokta gerçeğin evrenselleşerek ortadan kalkmasını ifade edişidir. bir yönü ile yazarın savını şöyle yorumlamakta mümkündür. her yer duvarla örüldüğünde artık içeride ve dışarıda olmanın anlamı yitip gidecektir. yani gerçek ve sanal birbirinin içerisinde eriyip yok olacaktır. burada kayda değer olan kayıp ise gerçeğin yitimi olacaktır.

[yokuş yol’a dergisi’nin ocak 2014 tarihli ilk sayısında yayımlanmıştır.]

dipnotlar:

[1] wendy brown, yükselen duvarlar zayıflayan egemenli, sf 30, metis yayınları 2011

[2] a.g.y sf. 29

[3]  a.g.y sf 48

[4] a.g.y sf 51

[5] a.g.y sf 100

[6] a.g.y sf 139

[7] a.g.y sf. 94

[8] andreas, border games s.7…aktaran wendy brown, yükselen duvarlar zayıflayan egemenli, sf  101 ,metis yayınları 2011

[9] paul vırılo, aşırı ışıklı bir kent, sanat dünyamız dergisi sayı 78

[10] wendy brown, yükselen duvarlar zayıflayan egemenli, sf 135, metis yayınları 2011

[11] a.g.y sf 43

[12] a.g.y sf 132

[13] boston’da çay partisi ardından çıkarılan zorlama yasalarına direnen 70 silahlı koloniciden oluşan örgütün de aynı adla anıldığını belirtmek gerekir. bir dakikada savaşa hazır hale gelecek kadar iyi savaşçı olan koloni üyeleri bundan dolayı “minutemen (dakikalar)” adı ile anılıyordu.

[14] a.g.y sf134

[15] http://www.enteresan.com/haber/amerika-ve-meksika-sinir-duvari.2no.4.1.html

[16] http://www.euractiv.com.tr/3/article/yunanistan-trkiye-snrna-duvar-recek-014507

[17] wendy brown, yükselen duvarlar zayıflayan egemenli, sf 111, metis yayınları 2011

[18] http://www.sabah.com.tr/dunya/2013/05/18/filistinliler-utanc-duvarini-deldi

[19] a.g.y sf 38

[20] a.g.y sf 37

[21] a.g.y sf 35

[22] yasama dergisi.14.uluslararası adalet divanının işgal altındaki filistin topraklarında duvar inşasının hukuki sonuçları konusundaki danışma görüşü. sançar sefer süer

[23] tr.wikipedia.org/wiki/ağlama duvarı

[24] prof. dr. türkkaya ataöv, “kudüs ve devletler hukuku”, acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/2878/3707.pdf

[25]  kutsal kitap, ı. krallar, v-ıx. bâblar.

[26] “mescid-i aksa sempozyumu”, ihh araştırma yayınlar birimi, nisan 2009

[27] jean paul sartre/duvar/öyküler/türkçesi: eray canberk/can yayınları/istanbul sf 17

[28] http://www.derindusunce.org/2010/11/03/duvar-jean-paul-sartre/

[29] atilla ilhan, duvar, bilgi yayınevi, 1996 sf 208

[30] atilla ilhan, duvar, bilgi yayınevi, 1996 sf 100

[31] a.g.y. sf 100

[32] kusursuz cinayet, jean baudrillard, ayrıntı yayınları.2006 sf:63

[33] agy sf 65

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑