insanlığın binlerce yılda inşa ettiği neredeyse tüm değerlerin gözlerimizin önünde birer birer yıkılışına tanıklık ediyoruz. her türlü anlam örgüsünün -dinler, ideolojiler, duygular vs- söylemsel kudretini ve inandırıcılığını yitirdiği, bizatihi insanın anlamı yadsıyan bir birime dönüştüğü tarihsel bir kavşaktayız. insanlığın kadim zamanlardan itibaren kümülatif olarak ürettiği her şey son derece sistematik bir meydan okuma ile yüz yüze… insanlar kitlesel olarak, aidiyetlerini ilan ettikleri şeylere ihanet etmekteler. her idealin tahripkârı kendine inananlar içinden bitiveriyor… kendi ideallerinin katili olan bu insanların diğerlerine sunduğu şey de cehennemvari bir vasattan başkası olmuyor. herkesin herkese ateş sunduğu bir dünya burası artık… bu tabloyu daha da netleştirmek adına devletler/iktidarlar, değerler ve toplumlar arasındaki ilişkiyi daha yakından irdelemek gerekir.
devletler ile başta adalet olmak üzere neredeyse varolan bütün değerler arasındaki uçurum her geçen gün derinleşmekte. bu önerme bir zamanlar değerler ve devlet arasında bir örtüşme veya en azından bir paralellik olduğunu savlamıyor. aksine bu iki kategori arasında yapısal bir doku uyuşmazlığı bulunduğunu, günümüzde bu durumun daha da belirginleştiğini imliyor sadece.
açılan her uçurum her devlette ayrı bir olguya tekabül etmekte. daha doğru bir ifade ile her devlet ancak kendine özgü bir uçurum meydana getirmekle varolabilmekte. bu anlamda emperyal/küresel güç olmak veya bölgesel bir güç olmak ile farklı bir sıklette devlet olmak arasında sadece niceliksel bir fark vardır. dolayısıyla kendi çelişkisini oluşturmayan, varlığını uçurumuna borçlu olmayan hiçbir devlet yoktur. devletlerin elinden sebep oldukları kötülükleri aldığınızda geriye iyi bir devlet kalmaz, geriye sadece tarihin konusu olarak devlet kalır. çünkü devletlerin varlığı hem teorik hem de pratik olarak insana dair her şeyi sömürmeye ayarlıdır.
her devlet kendi halkının stereotipidir. bir devletin ulusal şahsiyeti/şahs-ı manevisi ile o devletin vatandaşlarının ego durumu arasındaki ilişkide ciddi bir geçişkenlik mevcuttur. emperyal bir devletin vatandaşları devletlerinin bütün sömürgeciliğini egosunda temsil ederken daha iktidarsız bir devletin vatandaşları özgüven yoksunu, arzularını bastırmak zorunda kalmış kudretsiz kişiliklerdir. lakin tabi olmuş her vatandaş uçurumlarına iman etmiş olmak bakımından eşittirler… bu sebepten uçurumun ortaya çıkışında halk ve devlet el eledir. evrensel tanımı ile vatandaş, aslında sahip olduğu her türlü imkân ve ayrıcalığı o uçuruma borçludur ve sahiplik ettiği hiçbir şeyi de o uçuruma rağmen terk etmeyecektir. bu uçurum gerçekliği olmayan, soyut, harici bir gerçeklikten yoksun, salt zihinsel bir kategori de değildir. aksine somutluk açısından pek az şey uçurum kadar belirgin olabilir. o bütün ilişkilerimizde ve toplumsal tüm kategorilerde kendisini aşikâr eden bir olgudur. onu görünmez kılan şey bünyesinde mevcut olan yapısal bir soyutluk değil, onu algılayan bireylerin kazanım ve çıkarlarıdır. zira o uçurum esas itibariyle bir imtiyazlar bütünüdür ve uçurum derinleştikçe imtiyazlar belirginleşir. uçurumu görünmez kılan da budur. ideoloji bu noktada belirgin bir rol oynar. pierre bourdieu’nun “kurulu düzenin kendi keyfiliğini doğallaştırması”, anthony giddens’ın “bugünün doğallaştırılması” ve paul willis’ın “ideolojinin en önemli genel işlevlerinden biri, şüpheli ve kırılgan kültürel çözümleri ve sonuçları her tarafa yayılan bir doğalcılığa dönüştürme biçimi” dedikleri şey meselenin doktriner tarafını ikmal eder.
burada üzerinde durulması gereken husus devlet ve vatandaş arasındaki bu suç ilişkisinin dışına çıkılıp çıkılamayacağıdır. devlet ve vatandaş arasındaki bu suç ortaklığının dışına sadece bir şekilde çıkılabilir, kendi adına derinleştirilen uçuruma itiraz ederek, imtiyazlarından vazgeçerek… bu noktada da insanın itiraz edebilme imkânı ya da nasıl itiraz edebileceği sorusu kendini dayatır… yaşanılan dönemde varolan her retorik uzlaşmaya, tabi olmaya çağırmakta ve ancak yeraltından itiraza dair sloganlar yükselmekte iken insan nasıl itiraz edilebilir?
insanın incinebilen, horlanabilen, aşağılanabilen bir varlık olduğunu hatırla-t-mak gerekir. çok abartılı hatta gereksiz bir uyarı gibi gelebilir lakin artık ortalama insan, yönetimine maruz kaldığı sistemlerin kendisini aşağıladığının ne bilgisine ne de deneyimine sahiptir. deneyimine sahip değildir çünkü onun bilgisine sahip olamamıştır hiçbir zaman. “insan onuruna yönelik kendi hakaret ve yaralama rutini ile aşağılama biçimlerini üretmeyen hiçbir tahakküm sistemi yoktur”. böylece bireyler yoksullaşmayı, hakların gasp edilişini, eşitsizlikleri, özgürlüğün elinden alınışını ya hissetmiyor ya da hissetse de bunu bir aşağılanma olarak kabul etmiyor. söylem o denli güçlüdür ki, olumsuzluk içeren her kavram başka kavramlar ile dengelenmekte, domine edilmektedir. birey yoksulluğu her açıdan yaşar ama bunu yoksulluk olarak deneyimlemez, tüm hakları gasp edilmiştir ama o bunun bir gereklilik olduğuna inandırılmıştır, özgürlüğü elinden alınmıştır ama zaten özgürlük çok matah bir şey değildir…
her iktidar kişisel/gizli senaryolara yer bırakmayacak ve insani bütün anlam çerçevelerini kapsayacak nicelik ve nitelikte kamusal senaryolar inşa etmekte. bu kamusal senaryolar veya sahte epik anlatılar ile insanın onuruna halel getiren her şeyi bir anlamıyla görünmez/hissedilemez hale getirirler. böylece hegemonya aygıtları veya neoliberal tahakküm politikaları yardımıyla çalınan ve kirletilen onurundan habersiz biçimde insanlar akışkan bir hal almış hayatlarına devam ederler. bu husus, insanların hiçbir aldatıcı mekanizmaya maruz bırakılmazlarsa kendi adlarına işlenen tüm cürümlerden uzak duracakları, adil ve onurlu bir hayat yaşayacakları anlamına gelmiyor elbette. daha çok içten içe manipüle edilmeyi isteyen, çıkarlarını önceleyen ama bunun vicdani yükünü başka bir özneye (ki bu özne burada devlet olmaktadır) yükleyen faydacı bir insan gerçekliğinin bulunduğunu varsayıyoruz.
o zaman itiraz etmenin imkânı tam da burada belirginleşmektedir. aşağılanıyor olduğumuzun hem bilgisine hem de deneyimine vakıf olunmalı. devlet sadece bilince yönelmiş bir epistemik şiddet aygıtı değildir. aynı zamanda insanın hissetme, arzulama yetilerini de başkalaşıma uğratan daha köklü bir saldırı aracıdır. devletler bireyleri negatif yönden aşağılamakla birlikte daha çok gelişmiş toplumlarda görüldüğü üzere pozitif bir takım argümanlar/kazanımlar üzerinden de aşağılarlar. birey için sömürerek, işgal ederek, başka halkların zenginliklerini ona taşıyıp hayat standartlarını yükselterek ve tüm bunları vazgeçilmez bir hak gibi gösterip bir başka ifadeyle bu sömürüyü hukukun ve ahlakın konusu olmaktan çıkararak, rıza/onay üreterek de aşağılar. bu sebepten dolayı gelişmiş toplumlardaki etik ve ahlak seviyesi hiçbir zaman “benim adıma sömürme”, “benim adıma savaşma ve işgal etme” söylemlerini üretebilecek kudrette olamaz. çünkü herkes sahip olduğu imkânlar oranında suskunlaşır ve itiraz her zaman bir miktar yoksunluk kökenlidir… ( itiraz ve itaat ile imkan ve yoksunluk arasındaki bu ilişkinin zaaf içeren yönü de ayrı bir husus)
1966 italya-cezayir ortak yapımı olan the battle of algiers- cezayir bağımsızlık savaşı filminde unutulmaz bir sahne vardır. fln (ulusal kurtuluş cephesi)’nin üst düzey militanlarından bazılarının işgal kuvvetlerince yakalanması dolayısıyla bir basın toplantısı düzenlenir. toplantıda fransız gazeteciler işgal komutanına dolaylı yollardan fransız güvenlik birimlerinin bir yöntem olarak işkenceye başvurup vurmadıklarını sorarlar. işgalci komutanın verdiği cevap çok ilginçtir. işkenceyi reddetmez, bunun kendileri açısından bir gereklilik olduğunu dile getirir ve asıl meseleye gelir, şöyle der:
“saatlerce boşuna konuşabiliriz, çünkü bu sorun değil. sorun şu, fln bizi cezayir’den atmak istiyor ve biz kalmak istiyoruz. farklı görüşler olabilir ama sanırım hepiniz kalmamız gerektiğini kabul edersiniz. ayaklanma başladığında görüş farklılıkları yoktu. tüm gazeteler, solcu olanlar bile onun bastırılmasını istedi. o yüzden buraya yollandık. biz ne deli ne de sadistiz. bize faşist diyenler çoğumuzun direnişte ne yaptığını unutuyorlar. bize nazi diyorlar. ama bazılarımız dachau ve buchenwald’tan sağ kalanlar… biz askeriz. görevimiz kazanmaktır. o nedenle açığa kavuşturmak için ben size bir soru soracağım. fransa cezayir’de kalmalı mı? eğer yanıt hala evet ise bunun gereklerini kabul etmelisiniz”.
sahne burada biter. soruya hayır biçiminde bir cevap yoktur. çünkü liberal ve kimi sol zihinlerin işgalin etik boyutunu sorgulayacak bir zihinsel arka planı yoktur. kibarlık ve sınırlı memnuniyetsizliğin yaşanan trajedilerin üzerini örtecek kudrette olduğunu düşünürler. insani bir duyarlılık giyinmiş ama politik tutumu ahlaki bir zeminden yoksun olan tüm ideolojik yaklaşımların gevezelikten başka bir şey olmadığı böylece ortaya çıkmıştır. mesele tam da işgal komutanının sorduğu sorudur oysa, sizin adınıza yaptığımız şeyi –işgali- kabul mü red mi ediyorsunuz?
burada tam da sartre’ın vurguladığı liberal iki yüzlülük, hümanizm maskesinin ardına gizlenmiş ırkçılık devrededir. işgalin ve işgalin getirileri üzerinden ortaya çıkan kazanımları sorgulamak yerine işgalin kaçınılmaz sonuçlarından olan işkence gibi bir insan hakkı ihlalini sorgulamaktalar. ne nahiflik ama…
bu paradigmanın değiştiğini eskilerde kaldığını düşünebilirsiniz. ama unutmayın, başka devletlere veya halklara savaş açmanın, kitlesel kıyımlar yapmanın abd, israil, türkiye, iran, avrupa, rusya ve daha birçok ülkede seçim malzemesi olduğu bir dünyada yaşıyoruz… ortadoğu’daki herhangi bir askeri operasyonun veya yüzyılın anlaşmalarını yapmanın başkana ikinci dönemi garantileyecek amerika’lı seçmen çoğunluğunu kazandırması, türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarının, imzaladığı mutabakatların sıkışan iktidara seçmen desteği sunmasının garip bir tarafı yoktur bu denklemde. çünkü bu askeri harekâtlar ile ülke vatandaşlarının ferah bir yaşam sürmeleri arasında doğrudan bir ilişki mevcuttur. bu bir suç ilişkisidir. karl jaspers’ın tanımıyla siyasi bir suçtur ve devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin eylemlerine dayanır. mesele oldukça açıktır. ya adınıza yürütülen politikalara karşı durursunuz ya da ortak olursunuz. itiraz etmiyorsanız sartre’ın cezayir işgaline muhalefet etmeyen fransızlar için söylediği “hepimiz katiliz” retoriği işlemeye başlar. hepimiz katil, işgalci, hırsız, sömürücüyüzdür. bu aynı zamanda yine karl jaspers’ın ifadesiyle ahlaki bir suçtur da. ahlak bireyi aksiyoner bir varlık olarak kabul eder. mutlak anlamda nesne ve edilgen durumdaki varlık insan olarak tanımlanmaya müsait değildir. dolayısıyla ahlaki durumumuzu tartışmaya açan her saik reddedilmek durumundadır. hiçbir otorite ahlaki duruşu iptal edecek veya onu paranteze alacak gerekçelere sahip değildir. bireyin/vatandaşın önceleyeceği şey de ahlaki duruştur. bunu belki de en iyi biçimde kant ifade eder: “kendi şahsında olduğu kadar başka herhangi birinin şahsındaki insanlığı da, asla sırf bir araç olarak değil, aynı zamanda ve hep bir amaç olarak kullanacak şekilde eylemde bulun”.
burada ortaya iki sonuç çıkmaktadır. birey adına gerçekleştirilen ve içeriğinde başkalarının aşağılandığı her politik aksiyonda vatandaş olarak birey de sorumluluk altındadır ve buna itiraz etmediği müddetçe suçun faillerinden biridir. diğer sonuç ise bizzat bizim adımıza işlenen ve ötekini aşağılayan her eylemin asıl itibariyle eylemin failini aşağıladığı hakikatidir. bir sömürü veya aşağılama eylemi en başta eylemin öznesini bozar. onun bilişsel ve tinsel varlığının bütünlüğünü zedeler. eylemin etkilerinin daha somut bir biçimde nesne üzerinde belirginleşmesi bu gerçeği değiştirmez. dolayısıyla aşağılama eylemlerine maruz kalanların yanında yer alıp aşağılama politikalarına itiraz etmek bir fayda üretiyorsa bu fayda öncelikle aşağılananlarda değil, bir biçimde aşağılama politikalarına destek sunmuş bireyin kendisinde ortaya çıkar. ve şüphe yoktur ki aşağılama politikalarını destekleriyle bir anlamda inşa eden toplumlar ruhsal/psikolojik açıdan hastalıklıdırlar. bu hastalığın bir norm olarak kabul edilmesi o toplumun meşru ve sağlıklı bir gerçekliğe sahip olduğu anlamına gelmez asla. nasıl ki efendi olan özgür olamazsa ya da george orwel’ın “beyaz adamın tiran olduğunda yok ettiği şeyin kendi özgürlüğü olduğu” belirlemesi bir hakikate tekabül ediyorsa efendi-egemen toplumlar da hükmederlerken aslında kendilerini aşağılarlar…
devlet/otorite tarafından aşağılanmanın negatif ve pozitif iki uç arasında gerçekleşen bir salınım olduğu bilinmelidir. geri kalmış, demokratik olmayan, otoriter toplumlarda devlet daha çok kendi halkını baskılayarak, insani tüm edimlerini gasp ederek aşağılarken, daha gelişmiş, demokratik devletler ise başka toplumların işgal ve sömürülmesinden elde edilen kazanımları vatandaşlarına pay ederek onları aşağılar. dolayısıyla itiraz edebilmenin yolu bu bilinci elde etmekten geçmektedir. özü itibariyle kişiliğimize ve onurumuza bir saldırı mahiyetinde olan aşağılanma biçimlerinin bilgisi ile itiraz edebilmenin teorik ve pratik imkânları oluşmaya başlar. bunu sartre şöyle ifade eder: “biz ancak başkalarının bizde yarattıklarını derin ve kökten bir biçimde olumsuzlayarak biz oluruz”.
kısacası aşağılama ile aşağılanma aynı anda her iki özne için de bir yeniden yaratılım sürecidir. zira başkasını aşağılamak ve bu aşağılamanın sonuçlarından istifade etmek farklı bir açıdan “insanlaşma” sürecidir. varlığının temelinde bencilliğin, hırsın, canavarlığın bulunduğu bir “insanlık”… çünkü insanı en iyi tanımlayan şey başkasında açtığı yaralardır. aşağılananın yeniden yaratılımı ise bu yazı bağlamında erteleyebileceğimiz bir olgudur.
bu anlatılar bağlamında aşağılanmanın bilinci ve deneyimine sahip olan her özne egemen kamusal senaryonun dışında bir gizli senaryoyu oluşturmaya başlar. yapılması gereken bu birbirlerinden bağımsız/habersiz gizli senaryoların ortaklaştırılması ve böylece kamusal bir söyleme dönüştürülmesidir. bütün bunların yolu ise hissetmekten geçmektedir. aşağılanmanın hissedilişi… hissettikçe itiraz etmenin, itiraz ettikçe hissetmenin belirginleştiği diyalektik bir ilişkidir bu. bu hissediş belirginleştikçe yasal/kamusal bellekler yerlerini yasak/gizli belleklere bırakır. aşağılamak veya sömürmek bir sistemdir ama ne yazık ki aşağılanmanın idrakine varmanın, kendini hakikatlerin ışığında yeniden yaratmanın ve itiraz etmenin bu denli güçlü bir sistemi yoktur. hele ki iktidar biçimlerinin kendini günümüzdeki gibi revize ettiği, bireyleri sömürü çarkının içine kendi arzularıyla kattığı ve artık içerisiyle dışarısının, yönetenle yönetilenin, özne ile nesnenin bu denli flulaştığı bir vasatta değerler inşa etmenin veya varolan evrensel değer ve normlara sadık kalmanın külfeti daha da artmıştır.
çıkış yolunun sezgi olduğu kanaatindeyim. zira ele aldığımız sorunun bilgi üzerinden çözümlemesinin yapılıp yapılamayacağı bir yana, yapabilsek dahi bilgiye dayalı bir tanımlamanın bireyde bir eyleme gücü ortaya çıkarması son derece güçtür. en nihayetinde kişiyi güdüleyen ve harekete geçiren şey negatif duygularıdır, hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları ve arzularıdır. kemal tahir, kurt kanunu’nda şöyle der: “dünyada yalnız sorumluluktur ki hiçbir şart altında, insan onu kavrayamadığını ileri süremez. çünkü namuslu insanda, bunun şuuru olmasa bile sezgisi mutlaka vardır. bütün toplumsal ve kişisel alçaklıklar insanları sorumsuzluğa alıştırmakla başlar, sorumsuzlukta tutmakla sürdürülür”. kim ne derse desin dünyanın bilgi temelli bir çözümleme ihtiyacı bulunmuyor. performatif bir içerik kazandırılmış, suçluluğumuzu, sorumluluklarımızı bize hissettirecek duygulara ihtiyacımız var. utanç ya da karl jaspers’ın ifadesiyle metafizik suçluluk duygusu mesela… ancak bu şekilde “hayaletlerinden kurtulmuş” bir dünyaya yaklaşmış oluruz. kast ettiğimiz şey insanlığın kaderini salt duygulardan müteşekkil bir düzleme teslim etmek değildir. çünkü karşı karşıya olduğumuz şey bir takım aşırılıklar veya insani olmayan politikalar değildir, aksine sartre’ın deyimiyle yaygın bir sistemdir söz konusu olan… temel insani duyuşların sistematik olarak vurgulanmasıdır kast ettiğimiz. umutsuzluktan dem vurulmalıdır biteviye, çünkü “hükümdarına umutsuzluktan söz eden kişi, onu tehdit etmiş olur”. bu duygunun politik ve performatif bir hususiyet kazandığı noktadır. marks’ın “utanç devrimci bir duygudur” sözü de kast ettiğimiz hususu imler. dünyanın bilgiye dayalı bir çözümlenmesinin bir değeri yoktur artık. her insan ile ortaklaşılabilecek ve her insanda sezgisel olarak mevcut olan ontolojik değerler ve hissiyatlar bir çıkış kapısı olarak kendilerine yaslanmamızı bekliyorlar…
kaynakça
noam chomsky, https://www.mepanews.com/birkac-kusak-sonra-orgutlu-insan-toplumu-diye-bir-sey-kalmayabilir-30019h.htm
tahakküm ve direniş sanatları, j.c. scott
suçluluk sorunu, karl jaspers
yeryüzünün lanetlileri, frantz fanon
kemal tahir, kurt kanunu
george orwel, bir fili vurmak
naomi klein, şok doktrini
immanuel kant, ahlak metafiziğinin temellendirilmesi
pierre bourdieu, bir pratik teorisi için taslak
anthony giddens, sosyal teorinin temel problemleri/sosyal analizde eylem yapı ve çelişki
paul willis, işçiliği öğrenmek
Yokuşyol’a Dergisi 8. Sayı