Ara

yokuş yol'a

güllere ve devlete inanmanın kanadığı yerden kültür ve edebiyat

aşağılama ve aşağılanma: metafizik suçluluk duygusuyla hayaletlerinden kurtulmuş bir dünyaya yaklaşmak/ bilal medeni


insanlığın binlerce yılda inşa ettiği neredeyse tüm değerlerin gözlerimizin önünde birer birer yıkılışına tanıklık ediyoruz. her türlü anlam örgüsünün -dinler, ideolojiler, duygular vs- söylemsel kudretini ve inandırıcılığını yitirdiği, bizatihi insanın anlamı yadsıyan bir birime dönüştüğü tarihsel bir kavşaktayız. insanlığın kadim zamanlardan itibaren kümülatif olarak ürettiği her şey son derece sistematik bir meydan okuma ile yüz yüze… insanlar kitlesel olarak, aidiyetlerini ilan ettikleri şeylere ihanet etmekteler. her idealin tahripkârı kendine inananlar içinden bitiveriyor… kendi ideallerinin katili olan bu insanların diğerlerine sunduğu şey de cehennemvari bir vasattan başkası olmuyor. herkesin herkese ateş sunduğu bir dünya burası artık… bu tabloyu daha da netleştirmek adına devletler/iktidarlar, değerler ve toplumlar arasındaki ilişkiyi daha yakından irdelemek gerekir.
devletler ile başta adalet olmak üzere neredeyse varolan bütün değerler arasındaki uçurum her geçen gün derinleşmekte. bu önerme bir zamanlar değerler ve devlet arasında bir örtüşme veya en azından bir paralellik olduğunu savlamıyor. aksine bu iki kategori arasında yapısal bir doku uyuşmazlığı bulunduğunu, günümüzde bu durumun daha da belirginleştiğini imliyor sadece.
açılan her uçurum her devlette ayrı bir olguya tekabül etmekte. daha doğru bir ifade ile her devlet ancak kendine özgü bir uçurum meydana getirmekle varolabilmekte. bu anlamda emperyal/küresel güç olmak veya bölgesel bir güç olmak ile farklı bir sıklette devlet olmak arasında sadece niceliksel bir fark vardır. dolayısıyla kendi çelişkisini oluşturmayan, varlığını uçurumuna borçlu olmayan hiçbir devlet yoktur. devletlerin elinden sebep oldukları kötülükleri aldığınızda geriye iyi bir devlet kalmaz, geriye sadece tarihin konusu olarak devlet kalır. çünkü devletlerin varlığı hem teorik hem de pratik olarak insana dair her şeyi sömürmeye ayarlıdır.
her devlet kendi halkının stereotipidir. bir devletin ulusal şahsiyeti/şahs-ı manevisi ile o devletin vatandaşlarının ego durumu arasındaki ilişkide ciddi bir geçişkenlik mevcuttur. emperyal bir devletin vatandaşları devletlerinin bütün sömürgeciliğini egosunda temsil ederken daha iktidarsız bir devletin vatandaşları özgüven yoksunu, arzularını bastırmak zorunda kalmış kudretsiz kişiliklerdir. lakin tabi olmuş her vatandaş uçurumlarına iman etmiş olmak bakımından eşittirler… bu sebepten uçurumun ortaya çıkışında halk ve devlet el eledir. evrensel tanımı ile vatandaş, aslında sahip olduğu her türlü imkân ve ayrıcalığı o uçuruma borçludur ve sahiplik ettiği hiçbir şeyi de o uçuruma rağmen terk etmeyecektir. bu uçurum gerçekliği olmayan, soyut, harici bir gerçeklikten yoksun, salt zihinsel bir kategori de değildir. aksine somutluk açısından pek az şey uçurum kadar belirgin olabilir. o bütün ilişkilerimizde ve toplumsal tüm kategorilerde kendisini aşikâr eden bir olgudur. onu görünmez kılan şey bünyesinde mevcut olan yapısal bir soyutluk değil, onu algılayan bireylerin kazanım ve çıkarlarıdır. zira o uçurum esas itibariyle bir imtiyazlar bütünüdür ve uçurum derinleştikçe imtiyazlar belirginleşir. uçurumu görünmez kılan da budur. ideoloji bu noktada belirgin bir rol oynar. pierre bourdieu’nun “kurulu düzenin kendi keyfiliğini doğallaştırması”, anthony giddens’ın “bugünün doğallaştırılması” ve paul willis’ın “ideolojinin en önemli genel işlevlerinden biri, şüpheli ve kırılgan kültürel çözümleri ve sonuçları her tarafa yayılan bir doğalcılığa dönüştürme biçimi” dedikleri şey meselenin doktriner tarafını ikmal eder.

burada üzerinde durulması gereken husus devlet ve vatandaş arasındaki bu suç ilişkisinin dışına çıkılıp çıkılamayacağıdır. devlet ve vatandaş arasındaki bu suç ortaklığının dışına sadece bir şekilde çıkılabilir, kendi adına derinleştirilen uçuruma itiraz ederek, imtiyazlarından vazgeçerek… bu noktada da insanın itiraz edebilme imkânı ya da nasıl itiraz edebileceği sorusu kendini dayatır… yaşanılan dönemde varolan her retorik uzlaşmaya, tabi olmaya çağırmakta ve ancak yeraltından itiraza dair sloganlar yükselmekte iken insan nasıl itiraz edilebilir?
insanın incinebilen, horlanabilen, aşağılanabilen bir varlık olduğunu hatırla-t-mak gerekir. çok abartılı hatta gereksiz bir uyarı gibi gelebilir lakin artık ortalama insan, yönetimine maruz kaldığı sistemlerin kendisini aşağıladığının ne bilgisine ne de deneyimine sahiptir. deneyimine sahip değildir çünkü onun bilgisine sahip olamamıştır hiçbir zaman. “insan onuruna yönelik kendi hakaret ve yaralama rutini ile aşağılama biçimlerini üretmeyen hiçbir tahakküm sistemi yoktur”. böylece bireyler yoksullaşmayı, hakların gasp edilişini, eşitsizlikleri, özgürlüğün elinden alınışını ya hissetmiyor ya da hissetse de bunu bir aşağılanma olarak kabul etmiyor. söylem o denli güçlüdür ki, olumsuzluk içeren her kavram başka kavramlar ile dengelenmekte, domine edilmektedir. birey yoksulluğu her açıdan yaşar ama bunu yoksulluk olarak deneyimlemez, tüm hakları gasp edilmiştir ama o bunun bir gereklilik olduğuna inandırılmıştır, özgürlüğü elinden alınmıştır ama zaten özgürlük çok matah bir şey değildir…
her iktidar kişisel/gizli senaryolara yer bırakmayacak ve insani bütün anlam çerçevelerini kapsayacak nicelik ve nitelikte kamusal senaryolar inşa etmekte. bu kamusal senaryolar veya sahte epik anlatılar ile insanın onuruna halel getiren her şeyi bir anlamıyla görünmez/hissedilemez hale getirirler. böylece hegemonya aygıtları veya neoliberal tahakküm politikaları yardımıyla çalınan ve kirletilen onurundan habersiz biçimde insanlar akışkan bir hal almış hayatlarına devam ederler. bu husus, insanların hiçbir aldatıcı mekanizmaya maruz bırakılmazlarsa kendi adlarına işlenen tüm cürümlerden uzak duracakları, adil ve onurlu bir hayat yaşayacakları anlamına gelmiyor elbette. daha çok içten içe manipüle edilmeyi isteyen, çıkarlarını önceleyen ama bunun vicdani yükünü başka bir özneye (ki bu özne burada devlet olmaktadır) yükleyen faydacı bir insan gerçekliğinin bulunduğunu varsayıyoruz.
o zaman itiraz etmenin imkânı tam da burada belirginleşmektedir. aşağılanıyor olduğumuzun hem bilgisine hem de deneyimine vakıf olunmalı. devlet sadece bilince yönelmiş bir epistemik şiddet aygıtı değildir. aynı zamanda insanın hissetme, arzulama yetilerini de başkalaşıma uğratan daha köklü bir saldırı aracıdır. devletler bireyleri negatif yönden aşağılamakla birlikte daha çok gelişmiş toplumlarda görüldüğü üzere pozitif bir takım argümanlar/kazanımlar üzerinden de aşağılarlar. birey için sömürerek, işgal ederek, başka halkların zenginliklerini ona taşıyıp hayat standartlarını yükselterek ve tüm bunları vazgeçilmez bir hak gibi gösterip bir başka ifadeyle bu sömürüyü hukukun ve ahlakın konusu olmaktan çıkararak, rıza/onay üreterek de aşağılar. bu sebepten dolayı gelişmiş toplumlardaki etik ve ahlak seviyesi hiçbir zaman “benim adıma sömürme”, “benim adıma savaşma ve işgal etme” söylemlerini üretebilecek kudrette olamaz. çünkü herkes sahip olduğu imkânlar oranında suskunlaşır ve itiraz her zaman bir miktar yoksunluk kökenlidir… ( itiraz ve itaat ile imkan ve yoksunluk arasındaki bu ilişkinin zaaf içeren yönü de ayrı bir husus)
1966 italya-cezayir ortak yapımı olan the battle of algiers- cezayir bağımsızlık savaşı filminde unutulmaz bir sahne vardır. fln (ulusal kurtuluş cephesi)’nin üst düzey militanlarından bazılarının işgal kuvvetlerince yakalanması dolayısıyla bir basın toplantısı düzenlenir. toplantıda fransız gazeteciler işgal komutanına dolaylı yollardan fransız güvenlik birimlerinin bir yöntem olarak işkenceye başvurup vurmadıklarını sorarlar. işgalci komutanın verdiği cevap çok ilginçtir. işkenceyi reddetmez, bunun kendileri açısından bir gereklilik olduğunu dile getirir ve asıl meseleye gelir, şöyle der:
“saatlerce boşuna konuşabiliriz, çünkü bu sorun değil. sorun şu, fln bizi cezayir’den atmak istiyor ve biz kalmak istiyoruz. farklı görüşler olabilir ama sanırım hepiniz kalmamız gerektiğini kabul edersiniz. ayaklanma başladığında görüş farklılıkları yoktu. tüm gazeteler, solcu olanlar bile onun bastırılmasını istedi. o yüzden buraya yollandık. biz ne deli ne de sadistiz. bize faşist diyenler çoğumuzun direnişte ne yaptığını unutuyorlar. bize nazi diyorlar. ama bazılarımız dachau ve buchenwald’tan sağ kalanlar… biz askeriz. görevimiz kazanmaktır. o nedenle açığa kavuşturmak için ben size bir soru soracağım. fransa cezayir’de kalmalı mı? eğer yanıt hala evet ise bunun gereklerini kabul etmelisiniz”.
sahne burada biter. soruya hayır biçiminde bir cevap yoktur. çünkü liberal ve kimi sol zihinlerin işgalin etik boyutunu sorgulayacak bir zihinsel arka planı yoktur. kibarlık ve sınırlı memnuniyetsizliğin yaşanan trajedilerin üzerini örtecek kudrette olduğunu düşünürler. insani bir duyarlılık giyinmiş ama politik tutumu ahlaki bir zeminden yoksun olan tüm ideolojik yaklaşımların gevezelikten başka bir şey olmadığı böylece ortaya çıkmıştır. mesele tam da işgal komutanının sorduğu sorudur oysa, sizin adınıza yaptığımız şeyi –işgali- kabul mü red mi ediyorsunuz?
burada tam da sartre’ın vurguladığı liberal iki yüzlülük, hümanizm maskesinin ardına gizlenmiş ırkçılık devrededir. işgalin ve işgalin getirileri üzerinden ortaya çıkan kazanımları sorgulamak yerine işgalin kaçınılmaz sonuçlarından olan işkence gibi bir insan hakkı ihlalini sorgulamaktalar. ne nahiflik ama…
bu paradigmanın değiştiğini eskilerde kaldığını düşünebilirsiniz. ama unutmayın, başka devletlere veya halklara savaş açmanın, kitlesel kıyımlar yapmanın abd, israil, türkiye, iran, avrupa, rusya ve daha birçok ülkede seçim malzemesi olduğu bir dünyada yaşıyoruz… ortadoğu’daki herhangi bir askeri operasyonun veya yüzyılın anlaşmalarını yapmanın başkana ikinci dönemi garantileyecek amerika’lı seçmen çoğunluğunu kazandırması, türkiye’nin sınır ötesi harekâtlarının, imzaladığı mutabakatların sıkışan iktidara seçmen desteği sunmasının garip bir tarafı yoktur bu denklemde. çünkü bu askeri harekâtlar ile ülke vatandaşlarının ferah bir yaşam sürmeleri arasında doğrudan bir ilişki mevcuttur. bu bir suç ilişkisidir. karl jaspers’ın tanımıyla siyasi bir suçtur ve devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin eylemlerine dayanır. mesele oldukça açıktır. ya adınıza yürütülen politikalara karşı durursunuz ya da ortak olursunuz. itiraz etmiyorsanız sartre’ın cezayir işgaline muhalefet etmeyen fransızlar için söylediği “hepimiz katiliz” retoriği işlemeye başlar. hepimiz katil, işgalci, hırsız, sömürücüyüzdür. bu aynı zamanda yine karl jaspers’ın ifadesiyle ahlaki bir suçtur da. ahlak bireyi aksiyoner bir varlık olarak kabul eder. mutlak anlamda nesne ve edilgen durumdaki varlık insan olarak tanımlanmaya müsait değildir. dolayısıyla ahlaki durumumuzu tartışmaya açan her saik reddedilmek durumundadır. hiçbir otorite ahlaki duruşu iptal edecek veya onu paranteze alacak gerekçelere sahip değildir. bireyin/vatandaşın önceleyeceği şey de ahlaki duruştur. bunu belki de en iyi biçimde kant ifade eder: “kendi şahsında olduğu kadar başka herhangi birinin şahsındaki insanlığı da, asla sırf bir araç olarak değil, aynı zamanda ve hep bir amaç olarak kullanacak şekilde eylemde bulun”.
burada ortaya iki sonuç çıkmaktadır. birey adına gerçekleştirilen ve içeriğinde başkalarının aşağılandığı her politik aksiyonda vatandaş olarak birey de sorumluluk altındadır ve buna itiraz etmediği müddetçe suçun faillerinden biridir. diğer sonuç ise bizzat bizim adımıza işlenen ve ötekini aşağılayan her eylemin asıl itibariyle eylemin failini aşağıladığı hakikatidir. bir sömürü veya aşağılama eylemi en başta eylemin öznesini bozar. onun bilişsel ve tinsel varlığının bütünlüğünü zedeler. eylemin etkilerinin daha somut bir biçimde nesne üzerinde belirginleşmesi bu gerçeği değiştirmez. dolayısıyla aşağılama eylemlerine maruz kalanların yanında yer alıp aşağılama politikalarına itiraz etmek bir fayda üretiyorsa bu fayda öncelikle aşağılananlarda değil, bir biçimde aşağılama politikalarına destek sunmuş bireyin kendisinde ortaya çıkar. ve şüphe yoktur ki aşağılama politikalarını destekleriyle bir anlamda inşa eden toplumlar ruhsal/psikolojik açıdan hastalıklıdırlar. bu hastalığın bir norm olarak kabul edilmesi o toplumun meşru ve sağlıklı bir gerçekliğe sahip olduğu anlamına gelmez asla. nasıl ki efendi olan özgür olamazsa ya da george orwel’ın “beyaz adamın tiran olduğunda yok ettiği şeyin kendi özgürlüğü olduğu” belirlemesi bir hakikate tekabül ediyorsa efendi-egemen toplumlar da hükmederlerken aslında kendilerini aşağılarlar…
devlet/otorite tarafından aşağılanmanın negatif ve pozitif iki uç arasında gerçekleşen bir salınım olduğu bilinmelidir. geri kalmış, demokratik olmayan, otoriter toplumlarda devlet daha çok kendi halkını baskılayarak, insani tüm edimlerini gasp ederek aşağılarken, daha gelişmiş, demokratik devletler ise başka toplumların işgal ve sömürülmesinden elde edilen kazanımları vatandaşlarına pay ederek onları aşağılar. dolayısıyla itiraz edebilmenin yolu bu bilinci elde etmekten geçmektedir. özü itibariyle kişiliğimize ve onurumuza bir saldırı mahiyetinde olan aşağılanma biçimlerinin bilgisi ile itiraz edebilmenin teorik ve pratik imkânları oluşmaya başlar. bunu sartre şöyle ifade eder: “biz ancak başkalarının bizde yarattıklarını derin ve kökten bir biçimde olumsuzlayarak biz oluruz”.
kısacası aşağılama ile aşağılanma aynı anda her iki özne için de bir yeniden yaratılım sürecidir. zira başkasını aşağılamak ve bu aşağılamanın sonuçlarından istifade etmek farklı bir açıdan “insanlaşma” sürecidir. varlığının temelinde bencilliğin, hırsın, canavarlığın bulunduğu bir “insanlık”… çünkü insanı en iyi tanımlayan şey başkasında açtığı yaralardır. aşağılananın yeniden yaratılımı ise bu yazı bağlamında erteleyebileceğimiz bir olgudur.
bu anlatılar bağlamında aşağılanmanın bilinci ve deneyimine sahip olan her özne egemen kamusal senaryonun dışında bir gizli senaryoyu oluşturmaya başlar. yapılması gereken bu birbirlerinden bağımsız/habersiz gizli senaryoların ortaklaştırılması ve böylece kamusal bir söyleme dönüştürülmesidir. bütün bunların yolu ise hissetmekten geçmektedir. aşağılanmanın hissedilişi… hissettikçe itiraz etmenin, itiraz ettikçe hissetmenin belirginleştiği diyalektik bir ilişkidir bu. bu hissediş belirginleştikçe yasal/kamusal bellekler yerlerini yasak/gizli belleklere bırakır. aşağılamak veya sömürmek bir sistemdir ama ne yazık ki aşağılanmanın idrakine varmanın, kendini hakikatlerin ışığında yeniden yaratmanın ve itiraz etmenin bu denli güçlü bir sistemi yoktur. hele ki iktidar biçimlerinin kendini günümüzdeki gibi revize ettiği, bireyleri sömürü çarkının içine kendi arzularıyla kattığı ve artık içerisiyle dışarısının, yönetenle yönetilenin, özne ile nesnenin bu denli flulaştığı bir vasatta değerler inşa etmenin veya varolan evrensel değer ve normlara sadık kalmanın külfeti daha da artmıştır.
çıkış yolunun sezgi olduğu kanaatindeyim. zira ele aldığımız sorunun bilgi üzerinden çözümlemesinin yapılıp yapılamayacağı bir yana, yapabilsek dahi bilgiye dayalı bir tanımlamanın bireyde bir eyleme gücü ortaya çıkarması son derece güçtür. en nihayetinde kişiyi güdüleyen ve harekete geçiren şey negatif duygularıdır, hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları ve arzularıdır. kemal tahir, kurt kanunu’nda şöyle der: “dünyada yalnız sorumluluktur ki hiçbir şart altında, insan onu kavrayamadığını ileri süremez. çünkü namuslu insanda, bunun şuuru olmasa bile sezgisi mutlaka vardır. bütün toplumsal ve kişisel alçaklıklar insanları sorumsuzluğa alıştırmakla başlar, sorumsuzlukta tutmakla sürdürülür”. kim ne derse desin dünyanın bilgi temelli bir çözümleme ihtiyacı bulunmuyor. performatif bir içerik kazandırılmış, suçluluğumuzu, sorumluluklarımızı bize hissettirecek duygulara ihtiyacımız var. utanç ya da karl jaspers’ın ifadesiyle metafizik suçluluk duygusu mesela… ancak bu şekilde “hayaletlerinden kurtulmuş” bir dünyaya yaklaşmış oluruz. kast ettiğimiz şey insanlığın kaderini salt duygulardan müteşekkil bir düzleme teslim etmek değildir. çünkü karşı karşıya olduğumuz şey bir takım aşırılıklar veya insani olmayan politikalar değildir, aksine sartre’ın deyimiyle yaygın bir sistemdir söz konusu olan… temel insani duyuşların sistematik olarak vurgulanmasıdır kast ettiğimiz. umutsuzluktan dem vurulmalıdır biteviye, çünkü “hükümdarına umutsuzluktan söz eden kişi, onu tehdit etmiş olur”. bu duygunun politik ve performatif bir hususiyet kazandığı noktadır. marks’ın “utanç devrimci bir duygudur” sözü de kast ettiğimiz hususu imler. dünyanın bilgiye dayalı bir çözümlenmesinin bir değeri yoktur artık. her insan ile ortaklaşılabilecek ve her insanda sezgisel olarak mevcut olan ontolojik değerler ve hissiyatlar bir çıkış kapısı olarak kendilerine yaslanmamızı bekliyorlar…

kaynakça

noam chomsky, https://www.mepanews.com/birkac-kusak-sonra-orgutlu-insan-toplumu-diye-bir-sey-kalmayabilir-30019h.htm
tahakküm ve direniş sanatları, j.c. scott
suçluluk sorunu, karl jaspers
yeryüzünün lanetlileri, frantz fanon
kemal tahir, kurt kanunu
george orwel, bir fili vurmak
naomi klein, şok doktrini
immanuel kant, ahlak metafiziğinin temellendirilmesi
pierre bourdieu, bir pratik teorisi için taslak
anthony giddens, sosyal teorinin temel problemleri/sosyal analizde eylem yapı ve çelişki
paul willis, işçiliği öğrenmek

Yokuşyol’a Dergisi 8. Sayı

kendine karşı düşmanlığını yitirmek

alıntı:  “tank gibi çelikten canavarlar, insanın kendi canavarlığından yola çıkarak ürettiği canavarlardandı. tanklar “motor” da denilen çok güçlü bir kalbe ve çok güçlü bir ateş gücüne sahipti. insanın canavarlığı öylesine büyük ve öylesine güçlüydü ki kendi kendini öldürebilmek için hep daha güçlüsünü, daha yıkıcısını aramak zorundaydı. girdiği bu paradoksal gerçek sonucunda bir gün atom bombasını keşfetti ve bunu yine kendisi üzerinde denedi. kendi türüne küçücük, bit kadar bir saygısı olan hiçbir canlı yapamazdı bunu.” – inanç avadit, canavarın kalbi, çelik canavarın kalbi

belge: İnanç avadit, 1981 yılında izmir ballıkuyu’da doğdu. turizmcilik, makine operatörlüğü, aktüel fotoğrafçılık, müzecilik gibi birbirinden bağımsız işlerde çalışan avadit, aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı. ilk kişisel sergisi “kazı”yı 2018’de açtı. inanç avadit’in buradan kurtulmak bize kaldı ve canavarın kalbi adlarında 2 şiir kitabı mevcut. avadit, üretimlerini sürdürüyor ve onları türlü dergi, fanzin, gazete ve sanal platformlarda yayımlamaya devam ediyor.

içerik:
inanç avadit, şiirini anlamaya çalışan bir şiir olarak tanımlıyor. hayat, baudrillardvari bir müptezelliğe hapsolmuşken şiir de bu müptezelliğin içine diğer tüm sanatlar gibi hapsolmuş. hal böyleyken diğer sanat disiplinlerinin de benzer kaderi yaşadığını söylüyor. esasında bütün çaba anlamak içindir.
yaşadığımız çağı büyük kakafoni çağı diye isimlendiren avadit, bu çağın ardında bizi bekleyen büyük bir durgunluk çağı olabileceğini ve bu durgunluğun kendimize karşı düşmanlığımızı yitirmemizden kaynaklandığını öne sürüyor.

şiirini nasıl tanımlıyorsun? ve bu tanımın içerisinde hayatı, yaşantıyı nereye oturtuyorsun?

şiirimi anlamaya çalışan bir şiir olarak tanımlıyorum. ama yalnızca anlamaya çalışmaktan ibaret değil, bu çalışma durumunda bir yargıya vardığım anda bunu da şiirin içine alıyorum. şiir yazmak için şiir yazmıyorum diyebilirim kısaca. özellikle farklı zamanlarda yazılmış şiirleri bir kitap için bir araya getirirken kitabın net bir önermesi olması önceliğim oluyor. farklı okumalar yapılabilir mi, sonsuz farklı okuma yapılabilir ama benim önermemin anlaşılır olması gerekiyor. “en yaparım, gerisini alıcı halleder” bana fazla gevşek bir tavır gibi geliyor.

yaşamın kendisine gelince daha önce yaptığım bir tanım vardı, “her şeyin, bütün duyguların, tüm bir dünyanın o kadar çok tanımını yaptık ki artık ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. en  sonunda tarihi artığı olduk.” bir tür müptezelliğin içinde yüzüyor hayat. kelimenin düz anlamı “çokluğu yüzünden değerini yitirmiş”tir bu arada. tekrar şiire dönersek bu müptezelliğin arasında bir şeyler yakalamaya çalışıyorum diyebilirim.

“bir tür müptezellik” deyip hızlıca geçtin ama ben de tam orayı kurcalamak istiyorum. hayatın içinde yüzdüğü o müptezelliği tarif eder misin biraz?

baudrillardvari bir müptezellikten söz ediyorum. görseller, reklamlar, haberler, olaylar, felaketler, krizler, gözümüzün içine baka baka yalan söylediklerini bildiğimizi bildikleri halde yalan söyleyebilen politikacılar, zenginler, şarlatanlar vs. … yani aslında şu cümledeki öğelere bakarsak güncel şiirle tamamen aynı olduğunu söyleyebiliriz içeriğin. bu kadar çok uyaranın olduğu bir yerde bir uyaran da siz yaratmış oluyorsunuz herhangi bir şey üreterek. diğer sanat dalları için de tabii. hâl böyle olunca sözün, işaretin, çizginin de bu müptezellik içinde kaybolması eşyanın doğası gibi bir şey. bataklıktayız ve çırpınıyoruz denilebilir sanırım.

yalnızca şiir değil… bir de fotoğraf ve dijital sanat alanlarında üretimlerin var. onların şiir ve edebiyatla ilişkisini nasıl kuruyorsun. ilgilendiğin bütün bu alanlar birbirinden besleniyor mu?

daha önce bir arkadaşım çektiğim fotoğrafların şiirlerime benzediğini söylemişti. sanırım tamamen aynı kaygı ve duygu ile yapıyorum hepsini. aralarında dolaysız bir ilişki var bu yüzden. beslenme biçimleri de simbiyotik oluyor tabii. Ama şiir için beslendiğimiz kaynaklar fotoğraf için beslendiğim kaynaklara göre çok daha geniş. fotoğrafı zaten tamamıyla bir belge olarak görüyorum, dijital işlerde de yine günümüzü anlatan kolajlar çalışıyorum.

şiirin, fotoğrafın, resmin ve bildiğimiz bütün sanatların aslında belki de en önemli nitelikleri belge olmalarıdır bana göre de. fakat hangi yönden ötürü fotoğraf şiire göre daha çok belgedir. veya şiir neden diğerlerine göre daha az belge?

fotoğrafı da nasıl kullandığınıza göre değişir tabii bu. soyut fotoğraf bir sanat eseri olarak belgeyken bir sokağı göründüğü gibi çektiğinizde bu doğrudan bir belge oluyor. fotoğrafın gerçeği olduğu gibi gösterebilme gücü var. şiirde bu hem daha zor hem de açıkçası kimsenin umrunda değil. gerçeklikte karşılığı olmayan zırva bir imgenin belge olması zor. belki ilerde biri 2021 yılında kim nasıl zırvalamış diye bir araştırmanın içine girerse o zaman bu da bir belgeye dönüşür tabii.

sanata yaklaşımın?

sanat anlamak içindir diye tek bir cümle ile özetleyebilirim aslında. bugünü, dünü, yarını anlamaya çalışmak. bunu bir belgeye dönüştürmek. sanat objeleri, süsleri üretmektense gerçekten konuşan bir şeyler üretmek.

duyulacak bir şeyler üretmek hiç geçmedi mi aklından? daha popüler olabilecek, herkesin bahsedeceği, sansasyonel şeyler yapmak. Bbunu becermenin basit yolları var aslında.

daha planlı-programlı, yani hayatını planlamayı bilen insanların bu dediğini daha iyi becerebildiğini düşünüyorum aslında. kişisel gelişimcilerin, edebiyat girişimcilerinin başarılı olduğu bir alan o. ben dükkan açsam batarım mesela direkt.

içinde bulunduğumuz çağ hem şiire hem de sanata nasıl bir kader veya yol dayatıyor sence? ya da başka bir ifadeyle: hem şiir hem de sanat bu çağ içerisinde nasıl bir yol çiziyor kendine?

bu çağa isim vermek çok moda bu aralar. ben de büyük kakofoni çağı demek istiyorum. dünya nüfusu arttıkça görünmez olduk aslında. yani bir anlığına bir parıltı mümkün ama kalıcı etki bırakmak çok zor. bugün yapılan işlerin yüzde 99,99’unun 10 yıl sonra hatırlanmayacağını düşünüyorum. bunun bir sebebi de çok büyük bir değişim döneminden geçiyor olmamız. iklim krizini atlatıp yolumuza devam dahi etsek artık eskinin çok çok büyük bir kısmının çöpe atılacağı gibi bir öngörüm var. hatta bunun ilk önce en büyüklerden başlayacağını düşünüyorum. paradigma değişiminin tam içinden geçiyoruz çünkü. yani düşününce, erkek dünyanın sonuna gelmiş olabiliriz ve yolumuza kimlerle devam edeceğimizi de zaman belirleyecek. yine bu yüzyıl içinde uzayı kolonileştirmeye başlamamız uzak bir hayal değil. şimdiden göktaşları üzerinden örnekler almaya, uzay madenciliğine başladık. bunlar gerçeklik algımızı, bilgi türümüzü kökten değiştirecek gelişmeler.

sanat da -sanatçılardan bile bağımsız olarak- bu çağdan payını alıyor tabii. anaakımın izinden gitmek, istenileni, çağdan bekleneni yapmak, karşı durmanın ontolojisi bile değişmiş durumda. bir şeylere karşı olmak değil de karşı durmanın kendisi için karşı durmak. bunu da bir rol gibi kabul etmek. kendine karşı düşmanlığını yitirmiş tamamen. bu bize bir tür durgunluktan başka bir şey kazandırmayacak.

o durgunluğun içinde veya ardında ne görüyorsun? var mı bir tahminin?

o durgunluğun arkasında daha büyük bir durgunluk, sonu sessizliğe varan bir durgunluk görüyorum ama hem ülke olarak hem de küresel olarak bir saatli bombanın üzerinde oturduğumuzu da düşünüyorum bir yandan. o bomba patladığında sanat da bundan payını alacaktır. fransız devrimi kendi dilini, kendi takvimini yaratmıştı, hatta gezi dahi kendi dilini bir yere kadar üretmeyi başardı, bizim toplumsal infilakımız da bunu başarır belki.

Miheme Porgebol

annem ile marquez | reha ruhavioğlu

kendi kendiyle yaşamaktan yorulmuş bir ağrıdan kendine kaçmak için bir ölümü ayaklarına dolayıp dünyalarca gitmek diye diye sayıklarken kal diyen bir çift ele hüzün çökmesin için kalıp bir ölümü içinde büyütmenin sızısıyla, sızının onu terk edişiyle ve üzerine en iyi oturan elbisesiyle annem. gözlerinden gözlerime boşalttığı acıyla gittiğinden beri onu hep böyle görüyorum. hep bir şeyler anlatıyor bana. bir hikayenin içinde nefesimi kesmiş de hikayedeki çeşmeden su içirecekken çeşmenin hikayesine başlıyor. beni hikayede öyle dolaştırıyor ki evvelki hikayeyi unutmak ve ondan ümidi kesip bu hikayeye dalmak üzereyken çeşmenin başına dönüp kaldığı yerden devam ediyor. içtiğim suyu unutmuş, nefessiz kulak kesiliyorum.

bugün zeynebin havale geçiren kızını anlatıyor. bira te bidiya diyor, keçik mîna çilkek zêr bû. birin ku, lê kar nekir. çend cara hewale derbas kir, çend şeva heta sibê di nav buz û cemedê de bû. gotin li entabê tixtorekî rind heyi, birin û anîn,  birin û anîn, birin û anîn. îja  gotin felcê lêxistî yi, mi go hele por kurê, ez carê bibinim. di rê de zerugê ez dîm, go xaltiyê wer cem me min kelle çêkirî yi, emê bixwin û tev biçin mala zeynê.

zerug’un kelleyi nasıl seçtiğini, nasıl temizlediğini, nasıl pişirdiğini anlatırken kendinden geçiyor, beni de zeyneb’in kızını da orada öylece bırakıp dalıyor: tu zani ciyê zeruga xaltiya te kelle çê ki, kes newêri bê ez kelle çê dikim. mêrê xwi naşîni, bi xu deheri kellê xu distîni. sibê zû diçi qesabxana et balixê û li ser disekini, gereg kellê pezekî nuh hatibi şerjêkirin bi. hîn heywan di germahiya xu de bi ew kellê xu radiki tîni. hur û pizirê wî bi deh ava dişo û tertemîz paqij diki. bi kêrê rêj diki, rêj diki, rêj diki, diki zîv. arê xu pêdidi, arê kurmancî. serî davê nav wî arî heya temamî dikiziri. dure, sime wî dikizirîni, rêj diki, tertemiz dikelîni.

zerug kalın odunların yaktığı kurmancî ateşine tencereyi koyuyor. sarımsağı atacağı zamanı, ateşin harını, yağını, suyunu asla kaçırmıyor. adını aklımda tutamadığım başka şeyleri sırasıyla, özenle katıp en az beş saat pişiriyor.  dikelîni, dikelîni. gi goştê serî ji hestî ve ket, serî rut ma, zani ew kella keliya yi diyor annem.

zerug’un işkembe ile mumbarın içini, pirincinden biberine, kekiğinden maydanozuna, karabiberinden ev salçasına kadar hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan hazırlayışını anlatıyor. Nasıl dikildiğini, bıçağın ucuyla nasıl delindiğini, ne kadar pişirildiğini… te dî gotina wî qolay i, kelle pir zor çêdibi lawê min diyor.

hayatında yediği en güzel ve leziz kelle’nin zerug’un evinde yediği o kelle olduğunu anlatıyor. yediği bütün kelleler, hayatında yediği en güzel kellelerdi oysa, sonuncuyu zerug’un elinden yemiş olmasına memnun oluyorum.

duruyor bir an, duraksıyorum. gittiğinden, bizi nasıl koyduğundan haberi var mı acaba diyorum. çünkü kaç zamandır yosun bağlamaya durmuş kabuğumun içinde yerinde duramayan bir kısrak şahlanıyor. her şafağın kızıllığıyla birlikte bir köpek sürüsü uluyarak geçiyor içimden çünkü. yokluğunda ya bu hikayeleri serinletiyor beni, yahut bir uğultu gibi uğulduyorum.

ben kellenin lezzetinden dudaklarımı yalarken annem beni sofradan apar topar kaldırıp zeynebin kızının başına götürüyor. kızcağız felç olmuş, boğazından açtıkları bir delikle besliyorlar. pırlanta gibi çocuk diyorum. aynı annesi diyor. annesi bugüne kadar gün yüzü görmemişti, bundan sonra hiç görmeyecek gibi bakıyoruz birbirimize.

annem gidiyor, ciwan geliyor, peşinden çaylarımız. bunu böylece ciwan’a anlatıyorum, aynen. annem bir meseleyi işte böyle anlatırdı diyorum. abi diyor, marquez de aynı böyle anlatıyor.

(yokuş yol’a dergisinin sekizinci sayısında yayımlanmıştır.)

bi raywanîya xo ya heştine yokuş yol’a

raywanîya ma ya heştin a girane ke ma bi amadeyî qesdê vejîyayîşê a raywanî kenê û şîîra qehremanê fîlmê the kindergarten teacherî, jimmy ke vano “bîya xo vîrî, tenayî hewna wextêk o ke bi aye dinya ra ravêrîyeno” reyde şima rê newe ra vanê merheba.

heqîbeyê na hûmara ma de kitabê “mektubê murşîdêkî” yê şeyh el erebî ra mektubo hîris û di û hîris û çarin estê.

rayîrşîyayîşê ma yê heştine de bi şîîranê xo: mazlum mengüç, fatih mutlu, ahmed el ibrahim, dokuzuncu murat, ali c. yoksuz, cihan ülsen, inanç avadit, mikail söylemez, cevher kara, elif zümrüt, hatice nisan, elif beyza, alptuğ topaktaş, neslihan altun, huznî sûrela û ahmed bedlekî bîy embazê raywanîya ma.

bi “berheva” anıl mert özsoyî, bi “üstübü” cahit rodayî, bi “annem ile marquez” reha ruhavioğluyî, bi “babil tımarhanesi v.kat/ insan” hares yalçiyî û bi “bir, iki, üç, sobe!” birgül sevinçliye hîkayeyê na hûmara ma pêser ardî.

peren birsaygılı mute şîîra mehmud derwîşî ya “yê kurdî tena va esto” ke îthafê dostê xo selîm berekatî kerdo girewta û aye ra nuşteyêk nuşto. nê nuşteyê xo de embazîya mehmud derwîş û selîm berekatî ke vera vera geş beno û bi na embazî, rewşa sosyo-polîtîk a ê serdemî nîşanê ma dana. hetêkê bînî ra zî astengê sîyasî yê ke heta roja ma ya ewroyîne de dewam kenê ana verê wendoxanê xo.

hatice nisane bi nuşteyê xo ‘’robert walser’ın izinde: külde sınanmak’’ eseranê robert walserî yê ke ‘’haydut’’, ‘’ jacob von gunten’’ û ‘’gezinti’’sey çime gêna û çarçeweyê nê eseran ra lebitîyayîşê nuştoxî, bi hoka ewnîyayîşê zereyî qehremanê nê eseran ra behs kena û nê nuşteyê xo de problemanê ma yê ewroyînan ra çend hebî sey “pêbawerî, vîr, mana û sînayîş” zî xo vîr ra nêkena.

bîlal medenî, nuşteyê xo yê ‘’aşağılama ve aşağılanma: suç ortaklığı dolayımında vatandaş‘’ de ke tede tekilîya kes û dewlete sey tekilîyêka sucdarî vîneno, her çî ra ver bala ma anceno ê erjê însanî yê ke ver bi na tekilîyî vera vera senî puç benê. dima nuşteyê xo de bala wendoxan anceno senî têwgêranê kesan de tim motîfanê dewletan ra nimuneyî estê, sazgeyê dewlete nê têwgêran de senî benê model û netîceyê ney de “kesê ke şexsîyetê înan dîzayn bîyo” senî hewa benê babeta otorîte-tehekumî, hetê tarîxî û sosyolojî ra analîz kerdê.

hüseyin güneyliyî nuşteyê xo yo ke sernameyê ci ‘’yokluğun ayak sesleri’’ nayo pa, meseleyê egzistansîyalîzmî bingeyê çinbîyayî de gêno destpêk de xo ra û dima talebê bêmergî ra dest bi raywanîya xo keno. axîr eşkera keno ke no talebê xo vêşanîya bêmergîye ra raperrena û nê halê çinbîyayîşî kesan de tehrîbatêk virazeno. gama ke nê çîyan ano verê nuştoxan bi perspektîfêko hîra, teolojî ra heta psîkolojî wareyêko zafrengînî ra ma ravêrneno.

mazlum mengüç do zî metnanê baudrillardî ra bi hîrê gaman babetanê “fenomenê xirabî”, “persa azadî” û “birra û heqîqet” bîyaro verê wendoxan, nînan ra yewinî reyde “fenomenê xirabî: jean baudrillard” vejîyeno ma ver. nê nuşteyî de ma derheqê xirabî de fikrê baudrillardî vînenê û derheqê kakilê xirabî de rexneyê ke sey pênas û tebîrê xirabî ser o tarîx de senî hewa xelet fehmkerdişî bîyê la rexmê ney hende xoverrodayîşanê kesî û sazgeyî ver a hewna senî wina hêzdar o munakeşe beno.

xeyrê nînan na hûmara kovare de reya verêne hetê w.w. ra hîkayeya “gezinti” ya robert walserî bi sernameyê “dawîya dinyayê” ameya bi kurmancî açarnayîş, ca gêna.

karê dîrektorîya weşanî ya kovara yokuş yol’a hetê hares yalçiyî ra yeno ca ardiş û desteyê weşanî de bilal medeni, uğur nazlıcan, yusuf ekinci û reha ruhavioğlu ca genê.

bi rêwîtîya xwe ya heştem yokuş yol’a

hejmara rêwîtîya me ya heştem a hêdî ku em bi amedehî qesta derketina wê rêwîtî dikin û helbesta lehengê fîlma the kindergarten teacher, jimmy dibêje “bîna bîra xwe, tenetî êdî gavek e ku bi wê ra ji dinya tê derbaskirin” ku me jî ligel vê gotinê ji we ra dibêjin merheba.

xurca di vê hejmara me da ji pirtuka “nameyên murşîdekî” ya şeyh el erebî nameyên sî û du û sî û çar hene.

di rêwîtîya me ya heştem da bi helbestên xwe: mazlum mengüç, fatih mutlu, ahmed el ibrahim, dokuzuncu murat, ali c. yoksuz, cihan ülsen, inanç avadit, mikail söylemez, cevher kara, elif zümrüt, hatice nisan, elif beyza, alptuğ topaktaş, neslihan altun, huznî sûrela û ahmed bedlekî bûn hevalên rêwîtîya me.

bi “berheva” anıl mert özsoy, bi “üstübü” cahit rodayî, bi “annem ile marquez” reha ruhavioğluyî, bi “babil tımarhanesi v.kat/ insan” hares yalçiyî û bi “bir, iki, üç, sobe!” birgül sevinçliyê çîrokên vê hejmara me pêk anîn.

peren birsaygılıyê helbesta mehmud derwîşî ya “yê kurdî tenê ba heye” ku îthafê dostê xwe selîm berekatî kiriye, girtîye û ji wê nivîsek nivîsîye. di vê nivîsa xwe da hevalîya mehmud derwîş û selîm berekat ku ji pê ve geş dibe û bi vê hevalî, rewşa sosyo-polîtîk a vê serdemî nîşanê me dide. ji alîyekî din ve jî astengên sîyasî yên ku heya roja me ya îro dewam dikin bîne li ber xwenêrên xwe.

hatice nisanê bi nivîsa xwe ‘’robert walser’ın izinde: külde sınanmak’’ berhemên robert walserî  yên ku‘’haydut’’, ‘’ jacob von gunten’’ û ‘’gezinti’’ wekî çavkanîyêk digire û ji çarçeweyê van berheman lebitîna nivîskarî, bi hoka nêrîna hundirê lehengên van berheman dike mijara behsa nivîsê û di vê nivîsa xwe daji  pirsgirekên me yên îro çend heban wekî “pêbawerî, bîr, wate û hezkirin” jî ji bîr nake.

bîlal medenî, di nivîsa xwe ya ‘’aşağılama ve aşağılanma: suç ortaklığı dolayımında vatandaş‘’ da ku têde pêwendîya takekes û dewletê wekî pêwendîyekê sucdar dibîne, ji berya her tiştê bala me dikşîne ew nirxên însanî ne ku ber bi vê pêwendî çend diçe çawa pûç dibe. piştre di nivîsa xwe da bala xwenêran dikşîne li ser çawa di tevgerên takekesan da her ji motîfên dewletan mînak hene, sazgehên dewletê di van tevgêran da çawa dibe model û di encamê vê da “kesên ku şexsîyetê van dîzayn bûne” çawa dibe mijara otorîte-tehekum, ji aliyê dîrokî û civaknasî ve analîz dike.

hüseyin güneyliyî nivîsa xwe ya ke sernavê wê ‘’yokluğun ayak sesleri’’ lê kiriye, meseleya egzistansîyalîzmî di bingeha tunebûyî da digre, di destpêkê da ji xwe û piştre ji telebê bêmirinê dest bi rêwîtîya xwe dike. axîr eşkera dike ku ev talebê xwe ji birçîtîya bêmirinê radipelike û vê halê tunebûnî di nav kesan da tehrîbetek çê dike. gava ku ev tiştan dibîne ber nivîskaran bi perspektîfêkî fireh, ji teolojî heya psîkolojî ji wareyekî zefrengîn me derbas dike.

mazlum mengüç dê jî ji metnên baudrillardî bi sê gavan mijarên “fenomenê xirabî”, “persa azadî” û “birra û heqîqet” bîne ber xwenêran, ji wan yekem bi “fenomenê xirabî: jean baudrillard” derdikeve ber me. di vê nivîsê da em derheqê xirabî da hizra baudrillardî dibînin û derheqê kakila xirabî darexneyên ku wekî pênas û tebîrên li ser xirabî di dîrokê da çawa fêmkirinên xeletî çê bûne lê ji bilê vî ewqas berxwedanên hemberê takekesî û sazgeyî êdî çawa wisa hêzdar e nîqaş dibe.

xeyrê van di vê hejmara kovarê da cara yekem ji aliyê w.w. ve çîroka “gezinti” ya robert walserî bi sernavê “dawîya dinyayê” bo kurmancî hatiye wergerandin.

karê dîrektorîya weşanê ya kovara yokuş yol’a ji aliyê hares yalçiyî tê cî anîn û di desteya weşanê da bilal medeni, uğur nazlıcan, yusuf ekinci û reha ruhavioğlu cî digrin.

sekizinci yürüyüşüyle yokuş yol’a

çıkmaya hazır olduğumuz sekizinci ağır yürüyüşümüzden, the kindergarten teacher filminin kahramanı olan jimmy’nin “hatırla, yalnızlık hâlâ dünyayla geçirilen bir zamandır” şiiri ile yeniden merhaba.

bu sayımızın heybesini şeyh el arabi’nin “bir mürşidin mektupları” kitabının otuz iki ve otuz dördüncü mektupları oluşturuyor.

sekizinci yürüyüşümüze şiirleriyle: mazlum mengüç, fatih mutlu, ahmed el ibrahim, dokuzuncu murat, ali c. yoksuz, cihan ülsen, inanç avadit, mikail söylemez, cevher kara, elif zümrüt, hatice nisan, elif beyza, alptuğ topaktaş, neslihan altun, huznî sûrela ve ahmed bedlek eşlik ettiler.
 
“berheva” ile anıl mert özsoy, “üstübü” ile cahit roda, “annem ile marquez” ile reha ruhavioğlu, “babil tımarhanesi v.kat / insan” ile hares yalçi ve “bir, iki, üç, sobe!” ile birgül sevinçli bu sayının öykülerini oluşturdular.

peren birsaygılı mut, mahmut derviş’in dostu selim berekat’a ithaf ettiği aynı isimli “kürdün sadece rüzgârı var” şiirinden hareketle kaleme aldığı yazısında, bir yandan ikilinin filizlenen dostluğundan dönemin politik-sosyolojik ve edebi havasına ışık tutarken öte yandan tarihsel olarak günümüze dek uzanan siyasi çıkmazlara işaret ediyor.

hatice nisan: “yazmak, diğer tüm bu ilişkilerin yanında, bir şekilde o gözcünün araladığı kapıyı içeriden ve dışarıdan türlü şekillerde yoklamış, en kırılgan eylemlerden biridir.” dediği “robert walser’ın izinde: külde sınanmak” adlı yazısında robert walser’ı: “haydut”, “jacob von gunten” ve “gezinti” eserlerinin ekseninde ele alarak okurun karşısına geçiyor. yazma eyleminin kendisi başta olmak üzere robert walser ve eserlerindeki kahramanlara içerden bir bakış içeren yazı, günümüz insan ilişkilerinin temel problemlerinden birkaçını  oluşturan “güven- hafıza- anlam ve sevgi” gibi konuları da ıskalamıyor.

bilal medeni, devlet ve birey arasındaki o ayrılmaz ilişkiyi suç ortaklığı teşkil eden boyutuyla  ele aldığı “aşağılama ve aşağılanma: suç ortaklığı dolayımında vatandaş” yazısında, evvela bireyin aşınan değer yargılarının tekabül ettiği çürümüşlüğe dikkat çekiyor. akabinde bireyin ilişkilerinde devlet motifinden bağımsız hareket etmediği, bu ilişkilerde devlet kurumunun bir model olduğu ve bu etkileşimin sonucu olarak ortaya çıkan “dizayn edilmiş kişiliklerin” otorite- tahakküm meselinde ulaştığı boyutların vahametini tarihsel ve sosyolojik çıktılarıyla okura ulaştırıyor.

hüseyin güneyli  “yokluğun ayak sesleri” adını vermiş olduğu yazısında, varoluş meselesini yokluk temelinde ele alıp ölümsüzlük talebinden yola çıkıyor. bu talebin nihayette ölümsüzlüğe duyulan açlık ile palazlandığını ve bu yoksunluk halinin bireylerde yaratmış olduğu tahribata işaret ederken bağlamı teolojiden psikolojiye varan geniş bir perspektiftle örüyor.

mazlum mengüç ise “kötülük fenomeni”,  “özgürlük sorunu” ve “gerçek ve hakikat” olmak üzere üç aşamalı olarak ele aldığı baudrillard metinlerinin ilki olan “kötülük fenomeni: jean baudrillard” başlıklı yazısında, baudrillard’ın kötülük meselesine bakışını yazarın gözünden okura ulaştırıyor. kötülüğün tarihsel olarak tanım ve tabirlerindeki yanılgıya dikkat çeken yazı, günümüzde neden halen çok güçlü olduğu, onunla mücadelede bireysel ve kurumsal olarak neden yetersiz kalındığı gibi kötülüğün özüne ilişkin tenkitlerin üzerinde duruyor.

ayrıca derginin bu sayısında w. w. tarafından robert walser’ın “gezinti” eserinden “dawîya dinyayê” ismiyle bir öykü ilk kez kürtçeye çevrilmiş olarak yer alıyor.

yayın yönetmenliğini hares yalçi’nin üstlendiği yokuş yol’a dergisinin sekizinci sayısının yayın kurulunda bilal medeni, uğur nazlıcan, yusuf ekinci ve reha ruhavioğlu yer alıyor.

 

kitaplığının altında kalanlar için bir kurtarma gayreti | hatice nisan

bir üzüm koruğunda genleşiyordu örümcek. bacaklarında sekiz yolun bilgisi vardı.  ona bakarken yola çıkma düşüncesi ile yolda olmanın aynı şey olduğunu düşündüm. sizden önce gitmiş olandan beklediğiniz, ardında size bir yol bırakmasıdır. bir başkasının sırtıyla kendi sırtınız arasında istediğiniz;  bir tutma ve bırakma bilinci arasında, gidişin bulanıklığını bırakıp yolu tutma zamanına erişmektir. gözlerinizden esirgenen kendi kendini seyredebilme açısını, aynalardan dilenemediğinizde bir başkasının sırtında kendi sırtınızı düşlersiniz. benim yolumda, okuduğu kitaplar raflarda çoğaldıkça soru yükü artan ve  kamburu büyüyen bir alim vardı. toprağa doğru eğilen eski bir gökyüzü seyircisiydi. gözün gökten aldığı ile sırtın gökten aldığı arasında bir devir teslim töreni yapılmıştı.

ölümü kitaplığının elinden oldu. ona, tek yaratılmış olmanın yalıtılmış yalnızlığını unutturan kapılar, pencereler gibi cümlelerin ikamet ettiği külçeler üzerine devrildi. bronşlarında dünyanın nemli soluğu kurudu, dudaklarını çatlattı. kağıt kokusu ve toz genzine dağıldı. sözün neresinde kalmışsa orada,  o tamamlanamayan vurguda sustu.

bir alıntıda yıldızlanmış bir soru işareti gibi yaşadı ve değişmez bir yol gerçeği gibi  kendi cildine geri döndü.  mezarlıklar kendi metinlerini içlerine çeken  kitapların rafları gibi dizilmiş,  insanın dünyayı ebedi sanmasının üzerine yıkılıyordu. dünyaya çivi çakmakla tabutuna çakılan çiviler arasında çekiç seslerinden oluşan bir düello, bir gelgit insanoğlunun idraki üzerinde çınlıyordu.

ben o çınlama sesinde insanın okuduklarının başına yıkılmamasının eyvahlığı ile başına yıkılmasının eyvahlığı arasında bir seçim yapmak üzereydim.

varlık aynam alimin mezarının karşısında, bir çukur aynada insanın  ters düşmüş görüntüsü gibi  görünüyordu. bükülmekten, zamana karşı bedenin attığı her ilmekten bir kavrayış çıkmadıkça nasıl çıkacaktı ömür denen desen? o nedenle ölüm çukur bir aynaydı. baktığında kendini tersten görürdü insan. ölüyü seyreden dirinin çukur aynasıydı kambur.

hayat ve ölüm bir telkindi yalnızca.telkinler içinde bir telkin. sorunun dirilttiğini cevabın öldürdüğü telkinler. varlık dairesi, hayat ve ölümün eriyip  su halkalarına dönüştüğü bir genleşmeye doğru yöneliyordu. bir şifacı,  kendi manasının gurbetine düşmüş biri huzuruna geldiğinde, onu yaşama açmak  isterken, gözkapaklarının altında gizlenen kendi mahremiyetine ve mahrumiyetine  çağırıyordu.

“gözlerini kapat…tüm bedenin gevşek ve rahat olsun..tüm katılığın ve yorgunluğun başının üzerinden uçup gitsin…adını unut…hatta bir adın olduğunu dahi unut…isimler önemli değildir…giderek daha hafif ve rahatsın…daireler çizeceksin ve içine sayılar yazıp silerek daha derine ineceksin…esirgediğin ve bağışlamadığın kendine dönüyorsun…”

toprağa uzandığı ilk gecesinde  berzah yolcusunu mezarı başında bekleyen ise,  telkinlerinde mevtayı her şeyin apaçık bir yüzleşmeye döndüğü bir şeffaflığa  ve uyanışa çağırıyordu.

“ gözlerini arala…ruhunun çıkmasıyla kaskatı kalan bedenine dön…isimler önemlidir…adını hatırla…kim olduğunu…giderek bedeninin varlığını ve ağırlığını hisset…defterin açılacak…yazılıp çizilenlerin geçmişinden, bugüne doğru geleceksin…esirgeyen ve bağışlayana yönel…”

o  hayatı boyunca ölüme çoğalan cevaplarla yetişmek için bir kütüphane dizdi. okudu ve çizdi ve düşündü ve sordu. okuduğuyla yaşamı harmanladı. ortaya başkalarının sofraları çıktı. o sofraların katığından zamana karşı beslendi. zamanın bütün raflarındaki ciltlere ulaşmanın hazzını yaşadı. rafları ağırlaştıkça boynu inceldi. okuduklarını yaşayamadıklarından saydı, yaşadıklarına sardı. uzun bilgece bir cümleyle biten bir ömür diledi. şimdi altında kaldığı yerden devraldığım, yarım kalmış sözünü  kurtarma gayreti.

anlattığı ve sustuğuyla ölümün mahremiyetine akan, sırrına ve olmuşluğun tüm olmamışlığı içinde kaybettiği o girdaba giren adamın, kitap hışırtısı ile ölüm hırıltısı arasında bana bıraktığı bu aralıkta, dünya telkini ne idi ? onun ölümünü bana açan ve  benden gizleyen alacakaranlığın bilgisini arıyordum. nedir mahremiyet? her okuyana kendi özünü sırlayan apaçık sayfalarda, kendi varlığını kurtaran hikayenin üstüne düşen yer neresi?

bir üzüm koruğunda genleşiyordu örümcek. bacaklarında, örtmenin ve açmanın kendine özgü o ince örgü bilgisi vardı. ona bakarken, ağlara düşmenin ve ağlardan çıkmanın, tekâmül dairesi içinde aynı genişlikte olduğunu öğrendim.

herkesin kendine özel bir mahremiyet tanımı olması, mahremiyetin kişilerin eylemlerindeki görünmeyenin değişkenliğinde onu gerçek saflığıyla yakalanamaz, kavranılamaz kılıyordu. kişilerin gizleme isteklerini mahremiyetle örtmelerinin, benlik saklanması ile mahremiyetin iki ayrı yöne doğru çatallaşmasını sağlamakla beraber, her nedense ismi mahremiyet olduğunda kendilerine  bir asalet değer ve derece kazandırmasıyla bir çeşit güvene karşılık geldiği düşünülüyordu. mahremiyette hissedilen güven, saklamanın karanlığında insanın kendine aydınlık görünen taraftı. onun kişiye kendi dünyasında karanlık görünmesi bile mahremiyet hissi altında onu aydınlık kılıyor böylece kişi kendi ağrısını mahremiyet güvencesi ile uyuşturuyordu.

zamanı gelmeyen şeyler, zamanı çoktan geçmiş şeyler, yanılgılar, yanlışlar ve tereddütler, sonucundan emin olunamayan girişimler, açıklık kaldırmayan karşılıklı diller ve niyetler, suça veya cezaya yorulacak eylemler, mahremiyet başlığı altına gizlendiğinde, makul, bekleme ve saklama refleksi ile onarılabilir, telafi edilebilir, güçlendirilebilir, tamamen unutmaya terkedilebilir bir güce eriştiriyordu sahibini. bunu kendi içsel inancıyla kendisinin tesbit edip seçebilme özgürlüğü, onu yağma hissinden kurtarıyor, sağlamlığından emin olmadığı kalelerine yığınak yapılmış hissi veriyordu. bu noktada mahremiyet düşüncesi mahremiyetin saf anlamı karşısında tahribe uğrayarak rağbet görüyor, kusurlara hamilik yapıyordu. insanın kaldırılamaz olsun istediği örtüsüne dair dünyada başka bir perde bulması çok zordu. öyle ki karşısındakine şeffaflık hissi veren örtüleri bile buna dahildi ve ifşa ettikçe örttüğü şeylerin iç yüzünün gerçek seyircisi olmak, buna düşkünlüğü saplantı haline getiriyordu. açtıkça gizlenir olanın sanrısı altında, mahremiyet şeffaflıkla eşitleniyor ve mahremiyet düşüncesi zihinlerden silinmedikçe şeffaflığın ne anlama gelebileceği tartışılır hale geliyordu.

zihnin örtük taraflarının tuğlaları kırılıp bir ışığa maruz kalmadığı yerler oldukça, şeffaflık gerçekten amacına ulaşıyor muydu,  o kısmı da tartışılır hale geliyordu. herkesin kendine özel bir şeffaflık tanımı var mıydı, yoksa insana açıklık hissi verme hilesinden mi ibaretti şeffaflık?  bu da düşünülür hale gelmişti. cevap şeklinde duran her şey şeffaflık anlamına mı geliyordu, yeni soruların mahrem oluşumlarının mı hammaddesiydi,  bunu bilmek zordu.

cevaba benzeyen açıklık ve soruya benzeyen örtüklük arasında insanın gerçek bilme hevesine karşılık gelen anlam hangi saftaydı? gizlediği mi açık ettiği mi daha güvendeydi? gizliye yönelen merak mı daha tehditkârdı, açık olandan bezdirilmiş dikkat mi daha güvenliydi, oturup yeniden düşünmek gerekiyordu belki. insanın korumak istediği kendisine apaçık olan değil miydi ve kendine apaçık olması mı esas tehditti? apaçık olanın kaybedilmesi korkusu bir çeşit güven arayışına mı itiyordu insanı? insan en büyük tehdit olarak kendine olan apaçıklıktan mı korkuyordu, şeffaflığın cesaret isteyen tarafı bu muydu? o zaman neden belli bir dozu aşan şeffaflık budalalık ve tüm kapıları açık tutmak olarak görünüyordu? cesaret geçici bir alkışlama hissi verirken o alkışlardan sonra cesaretin ömrü ve devamlılık zorunluluğu üzerine derin bir sessizlik mi bekliyordu cesur insanı?
her an korkmadığını ispatlamak üzerinden bir sergi, izleyeni coştururken tuhaf bir kınamayı da beraberinde getiriyor olabilir miydi? dünya belli bir yere kadar cesareti alkışladıktan sonra herkesin sırt üstü serildiğini bilen geniş zaman gözlüklü seyircilerle mi doluydu? akıbetin ağır sessizliğini mi armağan ediyorlardı alkışlarken? gizlediklerinin sesini bastırmak ve kendi güvenli yatırımlarının sıcaklığını hissetmek için delilik gösteren, bu dünya için fazlasıyla iradesi açık insanlara taltifte bulunuyorlardı. cesaret şeffaf mıydı, cesaretin bir mahremiyeti var mıydı, yoksa seyri tüketildikten sonra aşağılamaya maruz bırakılan bir ikinci el gösteri miydi dünya insanı için? kendisinden taşanı saklama cesareti, kimsenin görmediği o gizli cesaretin heyecanı korkaklık olarak mı yansıyordu? korkaklık, kendi içinde verilen cesur bir savaşın kılıfı mıydı; geri çekilerek, üzerine gelenin açlığını başka yöne mi çeviriyordu?

mahremiyet şeffaflık korku ve cesaret bir rüzgargülü gibi insanın iradesi ve zaafları üzerinde dönerken, insan yönünü tayin etmek için hangi itici gücü baz alıyordu?
bunu arıyorduk dünyada. ölüm ise mutlaklığın şeffaflığında kendi mahremiyetine kayıtsız şartsız sahip çıkıyordu. diyebilirim ki, ölümün bir mahremiyet bilinci olduğunu ima ederek merakı tahrik etmeye ihtiyacı yoktu. tahrik gerçeğin kendisindendi.

bir büyük anlam, sorudan da cevaptan da büyük bir anlam, kitaplıkların altından, demirlerin, duvarların, molozların arasından bize derin bir soluk üfleyen  büyük anlam, soru işaretlerini sırtlarda büyüten, kitaplığın altında can verenlere can verme gayretinde olan bir büyük anlam, raflarda biriktirenlerde değil azaltanlarda idi. raftan aldığını yaşamın ve ölümün  güvercinlerine  darı gibi cömertçe  serpen, kendi bekleyişini bir güvercin ve  bir örümceğe, bir mavi göğe,  bir gölgeli ağa teslim edenlerde,  bir kanat ve ağ hafifliğinde varlığını seyreltenlerde idi. kitaplığımdan bir kitap aldım, yolu tutma zamanımı, biriktirdiklerini bir ölüm sayacına dönüştürenlerin tam tersi yönde bir telkine kurdum. zembereği nefessizlik anında bellekte titresin. hafifliğe inanç, saplanmaya reddiye.

sır vermeyen sır, dünyada yoktur.

(yokuş yol’a dergisinin yedinci sayısında yayımlandı)

ruhun mekaniği ve acının yönetimi | bilal medeni

yokum arkadaş düşünmekle varılan tada.

hayata yalnız kafanı banmak,

gövdende namusluca güdebilmek sevinci

elbet burkulup kalmaktan iyi*

 

simone weil’in “sevgili dostu” joe bousquet yaşamının sonuna dek bağımlı kaldığı yatağında “yaralarım benden önce vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum…”** demiş ve ardından bu ifadelerini ”kendi acılarının insanı ol, onların kusursuzluğunu ve görkemini ete kemiğe büründürmeyi öğren” biçiminde daha da açımlamıştı.

gılles deleuze anlamın mantığı’nda bosquet’in bu sözlerini “ya ahlakın hiçbir anlamı yoktur, ya da söylemek istediği şey budur, söyleyebileceği başka bir şey yoktur: başımıza gelene nankörlük etmemek. öte yandan, başımıza gelenin haksızlık olduğunu, bunu hak etmediğimizi düşünmek (her zaman birisi suçlu olmalıdır) yaralarımızı iğrenç hale getiren şeydir, hıncın ta kendisi, olaya duyulan hınç. bundan başka kötü eğilim yoktur. asıl ahlaksız olan, haklı, haksız, hak etme, suçluluk gibi ahlaki mefhumların her türlü kullanımıdır” diyerek bir nevi şerh etmişti…

bir kadim karmaşa, türün maruz kaldığı bir çeşit taarruzdur bu… varoluşun bizce o derin müphemliğinin ardında bizim ölçülerimize göre hazırlanmış acı veya yara diye nitelendirilebilecek olgular bulunur. insan bu olguları; eğreti ve arızi süreçler, sürekli bir yadsıma, kendine yakıştıramama, varoluş sürekliliği içerisinde bir yol trajedisi olarak kodlamaya meyillidir genellikle… oysa acılar yitirilebilen, kaybedilebilen imkânlardır ve bu anlamıyla büyük bir ziyana karşılık gelirler. acıyı anılan biçimiyle temellendirme bir görme bozukluğudur. fakat sağaltım da, bozukluğun kesafetinde hissettirir kendini… astigmat bir bakıştan netliğe doğru evirilen arayışta veya bulanık bakışta her şeyin zeminsiz ve birbirine karışmış görünebildiği bir yerden başlar insan acıyı, anlamı ve varoluşu anlamlandırmaya.

insanın acı bağlamındaki hem bireysel hem de kolektif tarihi acı yönetiminin insan ontolojisine yabancı bir biçimde devinimi şeklinde cereyan ede gelmiştir. genel itibarıyla nedensellik bağlamında ele alınan acı amaçsallık açısından ihmal edilmiştir. böylece olaya odaklanıp onun getirdiği acının tekabül ettiği şeyi sorgulamayarak insan kesif bir kısır döngüye hapsolur. buna karşın ancak olayın nedeninden acının nedenine doğru bir sorgulama ile nedensellikten amaçlılığa geçilebilir. amaçlılık ve/veya anlam birçokları kabul etmese de varoluşun temelindeki olgulardan biridir. bu husus bir kez kabul edildiğinde acı neden var ve acı insanda neyin arkeolojisine imkân sağlamaktadır soruları kendisini kaçınılmaz olarak dayatır. acı yönetimi tam da bu sorgulamadan boy verir.

acının yönetimi acının insana neden isabet ettiğini, onda neyi amaçladığını sorgulamayı merkeze alır ve bu işlev insanın arızi olarak acıya yüklediği bir eylem değildir, aksine bu işlev acının mekaniğinde zorunlu olarak içkindir.

acı ile yüzleşilmişse orada bir amaç ya da bir anlam olduğu da bilinmelidir. zira bütün akış o anlamı bulmaya matuftur ve acının çıktısı anlam ve dönüşüm biçiminde olmuyorsa acının yönetimi meselesi gerçekleşememiş demektir.

burada istenilen şey bizatihi acı değil acı ile ortaya çıkarılması gerekendir.  acıyı fetişleştirmekten öte acının işlevselliğinden istifade ederek gelecek olanı arzulamaktır önemli olan… acının içine hapsolup onu sürekli yeniden üretip bir döngü içinde sıkışmak, o fasit daireden sapkınca haz duymak da mümkün yepyeni bir insan olarak doğmak da… işte bu yönetim meselesidir…

bu denklem içerisinde değerlendirildiğinde insanın maruz kaldığı hiçbir şey kötü değildir. kötülük, maruz kalınan şeyle ne yapıldığı, nasıl bir ilişki kurulduğu sorularında gizlidir ve bu süreçte ortaya çıkar… kötülüğü ortaya çıkaran şey maruz kalınan durum ile alıngan ve çarpık bir duyumsayış içinde olmaktır. maruz kalınan olgular karşısında doğru bir konumlanış ancak “iyi” diye niteleyebileceğimiz bir fayda üretir… acı da bu analize dahildir. acının kendisi bir başına kötü değildir, ortaya çıkarması gerekeni çıkaramaması, göstermesi gerekeni gösterememesi, tasfiye etmesi ile inşa etmesi gerekeni edememesi kötüdür.

maruz kaldığımız acının bizde ortaya çıkaracağı şey başka hiç kimsede değil ancak bizde hayat bulabilecek bir şeydir. insanlar benzer acılar yaşama noktasında ortaklaşabilirler fakat aynı acının ortaya çıkaracağı şey her öznede benzersizdir… çünkü yoksunluklarımız benzersizdirler, parmak izlerimiz gibi birbirlerini çok anımsatır ama öz itibari ile biriciktirler. insan farkında olsun veya olmasın yoksunluklarının farkına varmak ve onlarla hesaplaşmak adına acı çeker… yoksunlukları kaderidir insanın ve o yoksunluklar/yokluklar belirler hayatın yönünü… varolandan, sahip olunandan, bilinçten öte olmayan, arzu edilen, bilinçaltına yollanan tarafından çatısı çatılan bir şeydir insan hayatı çünkü… en çok yoksun olduğu şeyler tarafından tanımlanabilir insan, yoksunluğu neye ise akışı da, olma iradesi de o yönedir… dolayısıyla acı insanın tamamlanma sürecinin üretken bir imkânıdır.

aşırı uçlar arasında salınmayı sever insan. fetişleştirecek kadar kendisine yakınlaştırabilir acıyı ama aynı zamanda kendisine en yabancı ve uzak noktaya da taşıyabilir onu. kendini acıya muhatap kılmaktan, onunla dolaysız bir yüzleşmeye girişmekten tutarlılıkla kaçınır. çünkü hayatta kalmak, ona dayanmak ister. acı ise steril bir süreklilik sağlamaz. daha çok kanatır, parçalar, kendine dair keskin bir tanıklığa olanak verir. çelişkileri belirginleştirir, farkına vardırır ve bu da içsel tutarlılığı parçalar. konformistliğin tam zıddıdır bu durum… ve böylece ortaya acıdan kaçma biçimleri çıkar…

bir karşıt, öteki, suçlu yaratıp acının karşısında kendini ona muhatap kılmayarak var etmek mümkün… kötülüğün bir başka öznede gerçekleştiği kabulü ile temizlik hissi yaşanabilir. biri/leri paratoner gibi tüm kötülükleri üzerine çekmeli ki geriye iyi ve erdemli olmaktan öte bir seçenek kalmasın… bu mutsuzluğa veya acıya dair handiyse değişmez insan mekaniğidir. mutsuzluk ile acıyı kendisine hiçbir şey kalmayacak yoğunlukta yaymak, onları kendi bünyesine mutlak biçimde yabancılaştırmak ister. acısız ve mutlu/iyi bir hayat yaşayabilmek için başkalarının acıya ve mutsuzluğa maruz kalacak denli suçlu olması gerekir. ve bu insan mekaniği sayısız çarklardan oluşmuşken kendini ustaca gizleyebilme özelliğine de sahiptir. çoğu zaman haberdar bile değildir kişi bu mekaniğin işleyişinden. ilk etapta basit bir çıkarcı yaklaşım gibi gelse de kaybına sebep olduğu imkânlar düşünüldüğünde korkunç bir tercihtir bu… faydasız ve uçucu bir rahatlık, suçsuzluk hissi yaratsa da geri döner günün sonunda… geri dönen acı benliğin her daim ihtiyaç duyduğu yüzleşme etiği açısından daha da hissedilir hale gelmiş olur.

 

bir başka kaçma biçiminden daha söz edebiliriz. başa gelen acılardaki olayı ortaya çıkarmak, olayın sorumluluğunu almak ya da bu acıdaki ilahi istenci görmek yerine acıyı ontolojikleştirir, onu bir köken sancısına, yapısal bir kaygıya dönüştürür. acılarının sıradan insanın portföyündeki acılar ile aynı olması en büyük acıya tekabül eder… acıları insan elinin ve zihninin ulaşamayacağı uzaklıkta ve sebepsizliktedir! böylece geriye sorumluluktan arındırarak kendini kötürüm kılmış bir benlik durumu ortaya çıkar. örtük bir büyüklük kompleksinin yaşattığı haz ise yanılgısının nemasıdır. en nihayetinde bu kaçış biçiminin temelinde acının asimilasyonu yatar ve bu acının gereği gibi gömülmemesi anlamına gelir ama lacan’ın dediği gibi “usulüne göre gömülmeyen her ölü tekrar dirilir…”

oysa rahatsızlık veren bu acılar kimi müdahaleler ile izale edilebilecek niteliktedir ve bir takım müdahaleler yapmak kaydıyla hayat, trajik akışını olumlu bir pozisyona çevirebilme imkânını içeriyorsa ortada ontolojik bir sıkıntı bulunmuyor demektir… hiçbir değişim ve müdahalenin değiştiremediği, tasfiye edemediği acı ve huzursuzluk ancak ontolojik olarak nitelendirilmeye layık olabilir… kimileri sadece uygun kilit müdahaleler ile yaşanılır kılarlar hayatlarını… kimileri içinse olası tüm müdahaleler yapılsa dahi trajik evrenlerinde en ufak bir zerrenin kımıldama ihtimali yoktur.

bu yanılgı salt gölgenin yansıtılmasından kaynaklanmaz. acıya tekabül eden hüviyete, kökene dair bir karmaşa da söz konusudur. göksel olan ile yere ait olanın tam olarak tayin edilememesi veya ayrıştırılamaması acıya bakışın duruluğunu zedeler. acılar fazlasıyla dünyalıdır ve yere aittir çoğu zaman. buna karşın dünyaya ait olanı eğreti gören tinsel bir eğilimle varedilmiştir insan. acıları ontolojikleştirmenin altında da yere ait olan ile iktifa etmeyen, kendini onunla sınırlayan her şeyden içsel bir tiksinti duyan ve daha kutsal bir ihtiyacı imleyen bu mekanizma bulunur.

hem yere ait acılar çekmek hem de yere ait acılar çekiyor olmaktan ontolojik bir gerilim duymak trajedinin hasıdır ve bu trajedi acıyı kirleten ruhsal bir eylemdir de aynı zamanda… insan çok daha temel, yere ait olmayan acının iştiyakındadır yapısal olarak… üzerine gök elbiseleri giydirilmiş fakat aslında yere ait olan acıların tasfiyesi ya da en azından yere ait oluşlarının bilgisine ulaşmak ile bu alan karmaşası tasfiye edilip göksel olan belirginleştirilebilir… böylece göksel olan acının ruha entegre edilmesiyle utancın bulaşmadığı/eşlik etmediği bir acı insanın deneyim sahasına alınmış olur.

diğer bir kaçma biçimi ise bir şeyi, bir olguyu kategorik olarak yanlışlamak ile aynı şeyi sırf şartları sağlamadığı için yanlışlamak şeklinde gerçekleşir… ikisi için de acı çekilebilir ama bu iki acı farklı kategorileri imler… bazen insan ikincisi gerçekleştiği için acı çekerken bu acıyı birinci nedenden ötürü duyumsadığını zanneder ya da daha az hasar almak ve sözde tutarlılık, gerekçelendirme, vicdan azabı, ilkesellik adına böyle bir oyun oynar…

bütün kaçış biçimlerinde aynı portre belirir: hayata bağlılık/hayatta kalmak ve kendi dışında hiçbir konuya sahip olmamak… ve biz bir yoksunluğun, insanı içten kemiren bir dürtünün ve en nihayetinde bir bedenin neler yapabileceğini, nelere dönüşeceğini henüz bilmiyoruz… oysa yapılacak şey hem çok basit hem de kesindir: “yaşamın/acının ısırmasına karşı insanın kendisini çıplak ve savunmasız olarak sunması…”

haklı, haksız, suçlu, suçluluk gibi kavramları ise hiç konuşmamak lazım zira bu belirlemeler bağlamındaki her izah bir mazeret, gerekçelendirme ve kaçış görevi görür ki hem acıyı/yarayı iğrençleştirir hem de tamamen ahlakın dışına konumlandırır insanı…

 

en başa dönersek eğer bousquet ile deleuze’ün sözleri metafizik, ilahi ve müteal olanı da içermektedir. zira duygulardan, hissedişlerden veya sezgilerden her bahsedildiğinde zorunlu olarak metafiziğin ve müteal olanın alanına girilmektedir ve bu içermenin farklı dini yaklaşımlar ile paralellikleri de pekâlâ kurulabilir.

algıladığımız rasyonel(!) dünya ters-yüz edilmiş bir dünyadır. bu çarpıtılmış rasyonel dünyanın ötesinde insana dair her şeyin çok daha farklı gerçekleştiği, olanın bambaşka nedenler ile olduğu ve tam da amaçladığı şeyi vücuda getirmeyi koşullayan bir kavrayışla kavrandığı bir gerçeklik boyutu vardır. bu iki oluş boyutu birbirlerinden bağımsız ayrı yerlerde bulunmazlar. aynı uzam içinde varolan iki kavrayış iki seziş söz konusudur daha çok. bildiğimiz dünyanın hiçbir kuralı işlemez orada, fizik bile kavrayışla şekillenir. küçük, soyut bir hissediş veya eylem ile devasa ölçeklerdeki somut olaylar orada değişebilir ya da acı kadim bir simya formülü gibi bambaşka bir şeye dönüştürebilir nesnesini…

o gerçeklik dünyasındaki ilk adım sudan çıkmış bir yengeç zarafetinde atılır… acının amaçladığı olay ortaya çıktıkça yengecin adımları daha kendinden emin, yalpalamaktan uzak olmaya başlar. o halde insan yaşaması gereken en gerekli ve en temel acı hangisiyse onu yaşamalı; yanlış, gereksiz, değmeyen acılarla heba etmemeli hayatını, sudan çıkmış yengeç zarafetini bir kez dahi olsa tatmalı…

adımına yeterince özenirse ve emek verirse insan; acılarını, anlam, önem, derinlik, kazanç getiren, kabuk kıran, dönüşüme açan gibi kategorilere serpebilir. bu insana acısının ikinci dilini kavrama imkânı verir. acısının türlü lisanlarından hangisiyle konuşabileceğini seçebilir insan. acısını seçemez insan bir kader anlaşmasında, kendisine bir sandalye ayrılmadığını kabul ederek, ama bununla birlikte acısını seçebilir. çünkü o sandalye, orada ona, ancak dikkatin sunduğu imkânlarla, varolan bileşimleri kullanarak, kendi kimyasında oynayabilmesi ve kendi imzasını kendi yaşam dairesinin içine atabilmesi için gelecek zamanda oturması için ayrılmıştır. o masa vardır ve hep olmuştur çünkü o masanın muhatabı odur. acıdaki yerini seçmekle başlar her şey. evet, bu anlamda acını seçebilirsin… gerekli olanı, temel olanı, değeni ve yola çıkaranı…

joe bousquet’in “en güveniliri’ simone weil’in dediği gibi:  “ne mutlu ki hayatlarında yanlarına dilenci gibi gelen fırsatlara (acılara) layıkıyla muamele edip, sadaka verenlere.”

*ismet özel- ince sızı

**ulus baker çevirisi

(Yokuşyola 7.sayı)

yedinci kere yokuş yol’a

çıkmaya hazır olduğumuz  yedinci yürüyüşümüzden  ve dönüp kendimize  baktığımız yolumuzdan buda’nın  “şüphesiz insan kendine ait değildir” sözü ile yeniden merhaba!

bu sayımızın heybesinde simone weil, terk-i dünya denemesi ile bir cimri tarafından sevilen bir hazine gibi sevilmemek için geri çekilen tanrı ile dünyanın hayali krallığından yoksun kalarak hakikate varacak olan  insanı, bağlar, aidiyet ve yanılsamalar düzleminde buluşturuyor.

şiirleriyle  cihan ülsen, fatih mutlu, murat çelik, mazlum mengüç, hatice nisan, ahmet keskinkılıç, mehmet  özkan şüküran, hasan ay, beyza ahad, rojen barnas, hares yalçi, coşkun tugay göksu ; öyküleriyle ise hares yalçi, reha ruhavioğlu, mustafa orman ve kenan biberci  yürüyüşümüze eşlik ettiler.

bir dükkanı beklemek kitabının yazarı uğur nazlıcan ile kitabına ve yazıyla kurduğu ilişkiye dair  besleyici  bir söyleşi yaptık. nazlıcan söyleşisinde,  kurmacayla abartılmış gerçekliğin üstüne gidişini, kalbin barbarlığını, kendisine yazılanın başkasına yazılanı dağıtmak oluşunu anlatırken,  düşünce parçacıklarını okur için aynalara dönüştürüyor.

bilal medeni, acının yönetimi ve ruhun mekaniği adlı yazısında , acıyı bir yol trajedisi olarak kodlayan astigmat bakışa  karşın kadim bir simya formülü olarak  acının lisanları ve imkanlarını  kaleme alıyor.

adnan fırat bayar  toplumsal sözleşmenin üç sacayağı: hobbes, locke, rousseau yazısıyla toplumsal sözleşme tartışmalarını; uygarlığa, insanın çıkarcı içgüdülerine ve  tanrı tarafından bahşedilen  eşit hakların gaspına karşı  korunma  tasavvuru açısından üç perspektiften inceliyor.

abdullah aren  çelik, çok konuşulan ve zizek’in de eleştirdiği roma filmi üzerine özgün bir bakışla yazdığı,  alfonso cuaron’un roma filmine sınıfsal bir bakış ve sömürgeci aklın latin amerika kıtasındaki tezahürü adlı yazısında, okuru  kristof kolomb’un günlükleri, carlos fuantes’in doğmamış kristof romanı ve film arasında ufuk açıcı bir zihinsel yolculuğa çıkarıyor.

yusuf ekinci , kültürel hegemonya meselesine eleştirel bir bakış yazısında, ülkedeki kültürel iktidar tartışmalarını;  iktidar ve kültür-sanat cemaatlerinin ilişkileri, kültür savaşları, sükut suikastleri, entelektüel  ahlak, çile poetiği, mazlumluk edebiyatı,  güç istenci  üzerinden siyaset, ekonomi ve kültür-sanat etkileşimiyle  okuyarak  aktarıyor.

aziz yağan, edebiyat editörü, yazar, taşra gönüllüsü  kürd yazar  yazısında , kapsayıcı bir kulvara giriş niteliğinde bir yazı ile, çeşitli yayınevlerinden edebiyat editörlerinin editörlüğe bakışlarına yer veriyor .Tadilatçı terzi, ebelik, editoryal emek alt başlıklarıyla, yazar – editör – okur ilişkisini irdeliyor ve  türkçe eserler veren kürd yazarların gri bölgedeki  konumunu panoramik bir bakışla tartışıyor.

hatice nisan, kitaplığının altında kalanlar için bir kurtarma gayreti yazısında, ölümü kitaplığının elinden olan bir alimin hikayesi ile ölüm ve yaşamın alacakaranlığı arasında gizlenen büyük anlamın  mahremiyet ve şeffaflık üzerinden izini sürüyor ve  şeffaflığın mahremiyetin zıddı değil de bir perdesi olabileceğini sorgulayan  bir dille anlatıyor.

bu sayımızda günlükler  bölümünde,  miguel de unamuno ‘nun günlüklerinden, yazarın “kim, tanrı değilse beni onu aramaya itti?” sorusu etrafında  tanrı, iman, izzetinefis, içtenlik ve şüphe üzerine sorgulamalar yaptığı  bölümlere  yer verdik.

koçer avcı kör diyalektikle, kendi imgesinin zirvesinde olan insanın tıkanıklığının,  görünme ve görünme biçimlerinin peşindeliğinin  kendisini nasıl yolsuz ve hikayesiz  bıraktığının resmini çiziyor.

metin akar, deneme 1-2 de, “insan eline aldığı çekiçle putları yıkarken, yanından alçısını eksik etmemiştir”  sözüyle  insanı huy, okşama, okşanma  ve ötekiyle kurduğu bağlar üzerinden değerlendiriyor.

yayın yönetmenliğini cihan ülsen’in üstlendiği yokuş yol’a dergisi’nin yayın kurulu şu isimlerden oluşuyor: bilal medeni, reha ruhavioğlu, hares yalçi, yusuf ekinci.

 

yokuş yol’a dergisini temin edebileceğiniz dağıtım noktaları için tıklayınız…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑