yolu yaz dedi genç adam, yolu, yani enfüsünde inşa olanı, üzerinde hayatının bir heyelan gibi aktığı yolu yaz. neydi gencin amaçladığı sezinleyemedim. sakıncalı bir edim olan yazma işi daha da tehlikeli hale bürünüyordu kendine/yoluna dair olunca. bunu anlıyor muydu? tehlikeli bir yol hikâyesi yolun tehlikesinden emin olduğumuzda ilginçtir, cezb edicidir. ama yol sahibi tehlikesine, karanlığına ortak bulduğunu anladığında ortak eder serencamına başkasını.

bilemiyorum, genç mahrem bir hayatın yüzüne örtülmüş peçenin altındaki yüzü mü merak etmişti sadece yoksa o yüzün elemlerine ortak olmayı mı istemişti? değil mi ki, salt okuma ve aşina olma değersizleştirmek, sıradanlaştırmaktır vakıf olduğunu. genç adam tanık mı olmak istiyordu ortak olmak mı ya/da sadece amiyane bir meşguliyet mi güdülüyordu onu?

biliyor muydu genç adam acaba, insanın kendi “yolunu” yazmasının rüyasını anlatması kadar riskli olduğunu? rüyalarında nasıl çıplak ve korunaksızsa, aynı şekilde “yol”daki halleri de öylece orta yerdedir, bakışların kirleteceği, kınayacağı bir menzildedir. rüyalarda kendini gizleme yeteneği alınmıştır elinden insanın. ve yazacaksa kendi “yolunu” insan, bilecektir tıpkı rüyalardaki gibi gizlenemeyeceği gerçeğini. serapa çelişkiden müteşekkil ben, yolu nasıl anlatabilirim ki? kendi vücuduma dahi aykırı düşmüş, vücudumla kavgalı biri olmuşum, vücudumla birbirimize tahammülü yitirmişiz. şimdi nasıl olurda yola dair bir şeyler diyebilirim?

yoldan bahsetme gücünü bana veren belki de tek şey baudelaire’e göre aptal biri olmamdır. öyle diyordu baudelaire, “sayıca ve akılca çok olanlara seslenmemek aptallıktır”. kalabalığa seslenmek akıllıca gelmedi hiç. zira “yığınların iğrenç dürüstlüklerinden” iğrenti duydum her zaman. hâsılı kimilerinin bir imaj ve lükse dönüştürdükleri yalnızlığı kutsamamdır bana yoldan bahsetme cüretini gösteren. dünyaya bir ceza, yol kazası neticesinde sürülen ‘benim’ yol sancısı çekmeye yazgılı kılınmam ilahi bir ironidir sanki. sanki âdem’den bu yana yolu kaybetmiş ve hala bulamaz haldeyim. hayır, âdem benim ve biteviye, yolda iken yoldan çıkma suçunun sonsuz döngüsüne maruz bırakıldım. ve sanki her yoldan çıkışımda bir kez daha kovuluyorum cennetten ve ama her girişimle yola, yeniden giremiyorum cennete. cehennem sürekli “şimdi” de “burda” da buna karşılık cennet ise hep “sonra”da gizli. kısaca girince yola sadece yolda olmuş oluyorum. sadece yolda olunca, durulmuyor hiçbir şey, değişiyor, başkalaşıyor. çıkınca yoldan her şey taşlaşıyor, donuyor…

yolun yaşattığı şey nedir ki araşıp duruyoruz onu? belki de sadece “ben” dediğimiz şeyin ayırdına orda varıyoruzdur. olmayınca yol bizde olmuyoruz aslında. aynalar göstermiyor siluetimizi, düşmüyor aksimiz suya ve ağmıyoruz hayatın tam merkezine. yolda iken boşlukta yer kaplıyoruz, yüzümüzde anlam ile sadece yoldaki gözgülere aksedebiliyoruz…

yol derken gelmemeli kimsenin aklına taştan, asfalttan uzanan kıvrımlar… yol aynaların yapıldığı malzemedendir, tıpkı insanın her şeyi yansıtan özelliği gibi. ben ve yol birbirimizde seyrederiz kendimizi ve daha çok, en çok yol ağlar “ben” aynasından bakarken kendine. “benim” kirlenmem her zaman yoldan öncedir ve bulaşıcıdır. onun için ben kirlendikçe kirlenir yol. ve sadist bir eda ile tüm kirliliğimin pişmanlığını yaşatırım yola.

yol mevcut olmayan ve aslında yaşarken kendimizin ördüğü bir şeydir. yol ve insan aynı anda inşa olur ve aynı anda yıkıma uğrarlar. bizle başlayan bizle sonlanandır yol zira. yine aynı insan gibi doğar, büyür ve ölür yol. yolun iniltilerini, arzulu davetlerini duyanlar başlarlar yolculuğa. ve insan emzirdikçe yolu yol o zaman duvaklarından sıyrılır, mahcup bir gelin gibi sunar kendini yolunun erine.

kaybolmuşluk ile yolda olmuşluğun hangisinin öğretilmiş bir şey olduğu, doğru yanlış karmaşasının çölünde iken zihnimi karşı konulmaz seraplara duçar eder hep. çünkü ben salt edvarın bilgilerine değil acılarına ve kanaatlerine de maruz bırakıldım. yalnızlık, aşk, acı, mutluluk, arayış, inanç belki yol ve daha birçok şey öğretildi bana. öğrendiğim için yaşayamıyorum bunların hiçbirinin hakikatini. “sahte” tam burada sürgün veriyor işte yani sadece öğrendiğimde, yani sadece dokunamadığımda…

sesler işitiyorum, uzak geçmişlerden gelen, bedenlerinden daha eski ve bedenlerinden sonraya kalmayı başarmış sesler. şimdilerde yok artık böyle bir imkân. artık sadece seslerini yitirmiş, kütlelerinden ibaret kalmış bedenlerin zamanındayım. ve o, seslere sahip bedenlerin hayaletlerinden uğultu biçiminden kelimeler ağıyor içime. yol diyorlar bana, “ihtiyacını var ona, cenneti yaşamaktır dünyada o… kaybolmaksa ateştir, cehennemi bir elbise giyinmektir, istemek ama elde edememek, aramak ama hiç bulamamak, görmek ama dokunamamak, dolmak ama söyleyememek, olmamaktır yani, daha kötüsü biraz olmak daha çok olmamaktır”… ve şimdi ben ne kadarının bana ait olduğunu bilemediğim bu kavganın sıkleti düşük tarafı durumundayım.

yola düştüğümden beri arayışın, hele ki bulmamayla sonuçlanıyorsa tam bir hastalık olduğunu öğrendim. insanın olumladığı birçok şey aslında birer hastalıktan ibaret. her şeyi anlamak bir lanet, cesaret çoğu zaman hamakat, inanmak en büyük delilik, kutsadığımız aşk tam bir malihulya, yolda olmak ise tüm anormalliklerin bileşkesi. yol işte tam bu çelişkiler içinde uzar, gider…

yolun üzerine düşen aksimden gördüm ki, ben olması muhtemel binlerce kişilikten sadece biriyim, binlerce olasılıktan sadece bir olasılığın vücut bulmuş haliyim. bilinçaltıma gizlediklerim ile tüm hassalarını donatmış bir yolcuyum. öyle bir yolcu ki, katman katman karanlığı taşımış, karanlığını gecenin karanlığıyla yarıştırmış biri, benden, benden geriye kalandan ibaret bir yolcu… insanın ne kadar ileri gidebileceğini kendisinde görmüş, “insansa mevzubahis olan, yapar… şaşma…” demeyi kendi kendinde öğrenen biri bu. karanlığın, düşüşün ve alçalmanın bir sınırının olmadığını gördüm, öğrendim yolda ama iyiliğin, erdemin, yükselmenin hep mahdut olduğuna tanıklık ettim yine aynı yerde. biliyorum iyiliğe ve erdeme öğretilmiş bir güvenle, yer yer aptalca bir sadakatle bağlanmış olanlar müstehzi bir biçimde dudak bükecekler sözlerime. ama anlatamayacak kimse bana boğulmak üzere olan annenin bebeği üzerinden kahrolası hayata birkaç santim daha sarılma alçaklığını.

yolcu, kavgasını vermeden kazandığı olumlulukları ile zeminini bulamadığı için serpilememiş kötülükleri arasında sıkışmış yolda. iyilik ve kötülüğün arafında olmak gibi bir şey bu. bir kötülükten daha kötü bir şey varsa o da imkânı olmadığı için doğuramadığı kötülüğünün ardında iyi gibi yaşamaktır. bunun daha kötüsü ise mecbur bırakıldığı için iyi görünene iyi muamelesinin yapılmasıdır. diyorum ki bazen, insanlık kötülük ve karanlık adına ne gördü ki! verin bir imkân bana hiçbir deftere kaydı düşmemiş deniyetler yaşatayım dünyaya. ama hayır, ben iyiyim, çünkü öyle diyor herkes bütün karşı çıkışlarıma rağmen. oysa tüm benzerlerim gibi ben de çelişkilerimin hakkını verememiş, en çok tenhada, metruk yerlerde var etmiştim kendimi, yüzüm en çok karanlıkta belirgindi, gerçekti ama kalabalık iken dört yanım gardırobumdan en uygun kişilikleri giyinmiştim biteviye, yüzüm siliniyordu tüm ışıkların altında.

insanların, yolda sadece bir engel, ulaşmam gereken önünde bir set olduğuna inandım hep. herkes hakikatten bir parçanın önünü kapıyordu, hepimiz birbirimize tuzaktık. değince bir diğerimize sadece leke bırakıyorduk isten. şimdi çok iyi anlıyorum en iğrenç ve çıkmayacak lekenin insan lekesi olduğunu. ben insanlarla çok kirlendim, üzerim insan lekesinden geçilmiyor ve kokusundan. bir makine gibi kokuyor insan, öylesine ağır, nemli ve öylesine bunaltıcı. zihnime düşen insan siluetlerinden ise hiç bahsetmiyorum bile.

tüm bu bedeller tek bir şey içinmiş meğer. yol bir kişi için sonsuz genişlikte iken aynı zamanda ikinci kişiyi alamayacak denli darmış. bu sebepten yol daima tek kişiliktir. tenhadır. ama metruk değildir. yalnızlık bu noktada bir imaj ve statü olmaktan çıkar ve yolcu tam burada anlar ki her yalnızlığın içinde rabbe çıkan bir yol gizlidir.

yolda iken “olamadıklarımız” “olabildiklerimizi” müthiş biçimlendiriyor. bir anlamıyla “olamadıklarımız” bütün yokluklarıyla “olabildiklerimizin” varlığına galebe çalıyor, yokluk ile varlık birbirlerine karışıyor. yolculuk, olabilirliklerin gölgesinin, somut varlığı bir heykeltıraş gibi yontmasıyla devam ediyor. böylelikle yoldaki hayat, özlemlerimiz ile olduklarımız arasında gizli bir konsensüs ile devam ediyor. tüm yolcular bu gizledikleri yüzden hem haberdar hem de memnunlar. ortada sadece olan bitene dair üzerinde anlaşılmış devasa bir suskunluk var.

yola, bana yani hayata dair burada sükût etmeli artık cümleler… sadece adı konmamış bu anlaşmaya o devasa suskunluk ile uymaya devam etmeliyim. hepimiz kendi yalanımızda boğulmayı mutluluk addediyoruz. yalanın verdiği güveni, gerçeğin yol açacağı güvensizliğe yeğ tutuyoruz.

yaz demişti genç adam, yolu yaz… yolun hayat olduğunu bildiğini bildiğim bu genç adam bu kadar hayatla iktifa etmeli. unutmamalı bu genç adam, sadece o istediği için yolumun/hayatımın kolâjını sundum ona. bilmeli ki bu genç adam yaptığım şey sadece kendimden bir parçaya vakıf kılmaktı kendisini. edebi bir meşguliyet değil. artık örtüsünün altında mahremiyeti zedelenmiş bu yaşamı sadece tanıklık etmek, seyretmek suretiyle sıradanlaştırmak veya o yaşamı anlamak genç adama kalmış bir şeydir.

bilal medeni – yokuş yol’a.

Reklamlar